Ahmet Telli Şiiri’nde: Bitmeyen Hüzün Dilinin Anımsattıkları

Hüzün dili;  şiirimizin bütün zamanları içinde en çok öne çıkan ana temalardan birisidir.  Şiirimizin önemli kalemlerinden Hilmi Yavuz, aşağıdaki kültleşmiş dizelerinde bu tematik vurguya işaret etmiştir:

 

Hüzün ki en çok yakışandır bize

          Belki de en çok anladığımız

 

Oysa, Çek’lerin devrimci idolü  Julius Fuçik, 1943 yılında Nazi zindanlarında yatarken yazdığı,  “Darağacından Notlar” adlı anı-günlük türündeki kitabında yer alan şiir gibi cümlesinde, tam tersi bir anlayışı vurgular:

 

hüzün, adımızla birlikte anılmasın.”

 

Bizim, 68 ve 78 Kuşağı’mızın şiirdeki temsilcilerinden birisi olan Ahmet Telli’nin, neredeyse bütün şiirlerinde ve şiir boyunca; bitmek, tükenmek bilmeyen, okuyucuyu içine çeken, travmatik bir hüzün dili vardır. Bu durum büyük olasılıkla, 68 ve 78 Kuşağı’nın yaşadığı faşist askeri darbelerin yarattığı acıların dramatik yansımasıdır diye düşünürüm.  Telli’nin kült olmuş ve her şiir okuyucusunun ezberinde olan;

 

gidersen yıkılır bu kent, kuşlar da gider”  ve

 

gün biter gülüşün kalır bende

 

gibi dizelerinde görülen metaforik ifadeler, hüzün dilinin en  belirgin örneklerindendir.

 

Acının öteki adı olan keder, neden şiirimizde bu kadar çok sevilir. Acaba keder de mutluluk gibi gerekli ve özlenen bir durum mudur? Yoksa kedere bezenmiş şiirde, kedere bulanmış insanımızın kendini bulması mıdır? Hüznü sevmek aslında biraz da acıyı sevmektir. Yoksa bu durum bizim gibi oryantalist toplumların yazgısına işlenmiş bir nakış mıdır?

 

Ahmet Telli’nin şiirinde;  bir şiirde olması gereken: Şiir boyunca temadan kopmamak; dizeler boyunca düzyazı diline düşmeden, şiir dilinden ayrılmamak ve şiir dilinin ana jargonunu oluşturan metaforik anlatım ve imgesel anlatım kurgusuna bağlı kalmak gibi unsurlar, elbetteki fazlasıyla mevcuttur. Benim vurgum, sadece anlam olarak bir mistik duygunun öne çıkarılmasına karşı yapılan eleştiridir.

 

 

 

Şiirde, sürekli hüzün terennüm etmek; bir tür uyuşma mıdır ya da mistik bir ifadenin öteki adı mı? Keder, biraz da ezilmişlik duygusu içinde toplumdan uzaklaşma, mücadeleden soğutma, bir tür öğrenilmiş çaresizlik durumunu pekiştirme, biraz da burjuva edebiyatının bohem bir melankoliyi sanatın merkezine koyarak, “batsın bu dünya” metaforunda bir çaresizlik duygusu mu yaratmaktır.

 

Yoksa şiir dili, Adnan Yücel’in aşağıdaki dizelerinde yer alan;  umut ve cesaret aşılayan  bir güç ve insana yaşama sevinci katan bir misyon mu üstlenmelidir?

 

“………..

işte yüzünde badem çiçekleri
saçlarında gülen toprak ve ilkbahar.
sen misin seni sevdiğim o kavga,
sen o kavganın güzelliği misin yoksa…

        ………….

         bitmedi daha sürüyor o kavga
ve sürecek
yeryüzü aşkın yüzü oluncaya dek!

         …………..

         Saraylar saltanatlar çöker
kan susar bir gün
zulüm biter.
menekşelerde açılır üstümüzde
leylaklar da güler.
bugünlerden geriye,
bir yarına gidenler kalır
bir de yarınlar için direnenler…

……………”

Yalçın DUMAN

Önerilen makaleler

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir