Lukacs’a Nasıl Bakmalı?

“Pek çağdaş bir insan değilim galiba. Hayatımda hiçbir zaman hüsran ya da karmaşa yaşamadığımı söyleyebilirim. Ne anlama geldiklerini yirminci yüzyıl edebiyatından ve Freud’u okumuş olduğumdan biliyorum tabii; ancak bunları kendim hiç yaşamış değilim.” Georg Lukacs

Lukacs kendini, bunalımdan kaçan veya bunalım halini kullanan 19. yüzyıl Alman ve Macar düşünce geleneğinin hep dışında konumlamıştır. O, yoğun şekilde Alman romantizminden etkilense ve yer yer kendisi de bu duyguyu yaşasa da; düşünsel gelişimi ile bu bunalımları aşması arasında bir paralellik vardır. Fakat ilk yazılarından son yazılarına kadar, bu bunalımlı ruh halini olguları parçalı görmenin ve kapitalizmin yarattığı krizlerin bir devamı olarak görmüştür. Bu yüzden krizler ve entelektüeller arasındaki ilişki, eleştiri alanında birinci sırada yer almıştır. Yukarıda “ben hiç hüsran ve karmaşa yaşamadım” derken, aslında krizleri bir kullanım nesnesi olarak gören ve ona göre hastalıklı bir ruh hali olan akıldışılığa bir tepki olarak okumak gerekir. Yoksa Lukacs’ın da bunalımlı ruh hali olmuştur.

Avrupa kültürü 18. yüzyılın başlarında sadece felsefede hızlı bir şekilde ilerlemiyor; felsefenin içinden doğan iki alan, etik ve estetik de düşün dünyasının tartışma alanına giriyordu. Bu alanların tartıştığı sorunlar entelektüel dünyayı da hızlı bir şekilde etkiliyordu. 18. yüzyılın başında şekillenen bu süreç, İkinci Paylaşım Savaşı’na kadar yükselerek devam etti. Lukacs ve içinde bulunduğu kültür ortamı, bu sürecin şekillendirdiği bir ortamdı. Ortaya sadece etik ve estetik çıkmıyor, bunun yanında işçi sınıfı, işçi sınıfının mücadelesi ve Marx ile Engels’in ideolojisi de çıkıyordu.

1917’de büyük patlama gerçekleşiyor: Sovyet Devrimi. Yine bu süreçle edebiyatta büyük bir kalkışma başlıyor; bir yandan Saint Simon’a dayanan avangart sanat, diğer yandan merkezinde daha çok Kant felsefesinin olduğu Almanya kökenli romantizm ile Hegel ve Marx’la birlikte Gerçekçi edebiyat tartışmaları kültür alanında kendine yer ediniyordu. Bütün bu tartışmalar, doğal olarak ortaya çıkan işçi sınıfının sanatının nasıl olması gerektiği yönündeki tartışmaları da beraberinde getiriyordu. Bir yanda feodaliteye egemenliğini kabul ettiren burjuvazi ve onun kendi felsefesine, sanatına toplumsallık kazandırma çabası; diğer yanda ise işçi sınıfı sanatı ve felsefesi bulunuyordu. Ortaya çıkan düşünsel boyutun doğrusu ve yanlışı tartışılmaktan çok, bu bir anlamda doğrunun ve yanlışın kabul ettirilmesi sürecidir.

Bu yüzden Lukacs’ı veya diğer entelektüelleri tartışırken, kantarın topuzunu kaçırmadan doğru ve yanlışlarıyla tartışmak gerekir. Fakat doğrusu ve yanlışıyla değerlendirme yapan burjuva liberalizmine gömülmüş, özellikle Frankfurt Okulu’ndan etkilenmiş aydınların çoğu kantarın topuzunu kaçırmayı kendine iş edinmiştir. Doğrusu ve yanlışından ziyade, Lukacs’a dair bir nefreti devam ettiriyorlar. Bu nefretin kökenini doğru anlamadığımız sürece, Lukacs’ın savaşım alanlarını ve burjuvazi ile proletarya arasında süren mücadeleyi de doğru anlayamayız.

Lukacs, Gramsci ve Karl Kraus, üçü de işçi sınıfı partilerinin merkez yürütmelerinde bulunmuş entelektüellerdir. Bu nefret birebir Lukacs’a dair bir nefret değildir; diğer yandan işçi sınıfı partilerine duyulan nefrettir. Frankfurt Okulu gibi sınıf mücadelesinin dışında durarak ve yaşanan Almanya felaketini doğru kavramadan Lukacs’a saldırmaları, nesnellik algısını yitirmektir. Tek çözümü Almanya dışına kaçmakta bulanlar, hiç olmazsa yitip giden Avrupa kültürünü savunmak için İspanya sınır kapısında intihar eden Benjamin kadar cesur olamamışlardır. Çoğu aydın ve entelektüel İkinci Paylaşım Savaşı’nda faşizme karşı yeraltında veya cephelerde göğüs göğüse mücadele ederken, bu liberal aydınlar ise kurtuluşu Amerika’nın kucağına atılmakta bulmaktan beis görmemişlerdir. Eleştiride saygı ve eşitlik ilkesini belirleyen koşulları saygısızca parçalamışlardır.

Lukacs’ın Tarih ve Sınıf Bilinci kitabı proletarya partisi içinde etiğin merkeze alınması gerektiğini tartışırken, onlar kendi arkadaşları ve akrabalık ilişkisi de bulunan Benjamin’i Avrupa’da üç kuruşa muhtaç etmişlerdir. Hem “Avrupa’nın en büyük entelektüeli” diyeceksin hem de Benjamin’e katkıda bulunmak için parmağını bile oynatmayacaksın. Koca Adorno’nun insani dünyası da bu etik ilişkide ortaya çıkar. Kültürel alana saygının ve o aristokrat tavrın, ne söylersen söyle, ne kadar boş olduğunu gösterir bize. Lukacs mı? Macar devriminin yenilgisiyle, parti kararıyla Avusturya’ya çıkarılmış ve burada partiyi yeniden bir araya getirmek için çabalamıştır. Alman faşizminin yenilişi biraz da Lukacs gibi aydınlara dayanır.

“Lukacs üzerine çalışan her araştırmacı, kaçınılmaz olarak düşünürün yaşamının ve eserlerinin dönemlere ayrılması sorunuyla karşılaşacaktır. Benzer bir sorunun diğer düşünürler için de geçerli olduğu söylenebilir. Yazarların fikirleri zamanla, süreklilik ve kopuşlarla beraber değişim gösterir: Platon’un Sokratik diyalogları ve Sokratik-sonrası dönemi, Hegel’in gençlik ve olgunluk dönemleri üzerine tartışmalar ya da özellikle Althusser’in yazılarıyla gündeme gelen genç Marx/olgun Marx dönemleştirmesi konusunda tartışmalar, bu çerçevede ilk akla gelen örneklerdir. Lukacs’ta ise bu dönemleştirme konusu daha da önem kazanır. Yazar yetmiş yıla yakın bir zaman dilimi boyunca eser vermiştir ve bu dönem çerçevesinde düşünsel gelişiminin aşamalarını ayıran sınırlar keskin ve belirgindir; zira ilerleyen sayfalarda ayrıntılı olarak görüleceği gibi, düşünür belirli tarihlerde çeşitli nedenlerle kimi eserlerini reddetmiş ya da reddetmeye zorlanmıştır.”

Ateş Uslu’nun Lukacs’a dair Marx’a Giden Yol kitabının önsözünden alınan bu alıntıda da görüldüğü üzere eleştiri, kendi ruhunun aksine hareket etmez. Lukacs’a yönelik bu eleştirilerin genel itibarıyla eleştirel bir kültürden şekillendiğini söylememize imkân yok gibidir. Eleştiri, kendi dışındaki olguya doğrusuyla yanlışıyla bakar. Lukacs’a yönelik eleştirilere geldiğimizde ise ipin ucu kaçmış gibidir. Doğrunun üstü örtülmüş, yanlış öne çıkartılmıştır. Bu yüzden Lukacs’a bütünlüklü bakmanın imkânları yer yer sekteye uğramıştır. Ülkemizde ise gerçekçi edebiyatın ve sınıf mücadelesinin azalmasıyla bu durum bir kan davasına dönmüş ve “vurun abalıya” hikâyesine benzemiştir.

Marx deyince akla; işçi sınıfı teorisinin oluşumu, artı değerin şekillenişi ve kapitalizmin dünya ölçeğinde şekillenişinin ortaya konması gelir. Burada “dünya ölçeğinde” derken, bunu doğru algılamak lazımdır. Marx’ın sorgulaması; kapitalizmin şekillenişini ve pre-kapitalist toplumların kapitalizm üzerindeki etkisini irdeleme sürecidir. Bu süreç, hem artı değer sömürüsünün ortaya çıkışını hem de bu çıkışla birlikte oluşan toplumsal düşünceyi anlama çabasıdır. Marx’ın teori ve pratik alanında karşısına aldığı olgu, dünyadır. Bu yüzden idealizmin kökenlerine inerek inceleme yapmıştır. Bir olgunun evrensel bir şekilde sorgulanması, onun bütün duraklarının irdelenmesi demektir. Bu yüzden “Marx klasik Alman felsefesinin devamcısıdır” demek pek doğru değildir. Hele Marksizm’i sadece Hegel’e bağlamak, Marx’ı hiç anlamamaktır.

Marksizm’in “üç saçayağı” olduğu yönündeki tanımlama (Fransız militanlığı, İngiliz ekonomisi ve Alman felsefe geleneği) pek doğru değildir. Bu, biraz Marx’ı belirli bir alana sıkıştırmak ve Avrupa merkezci ideoloji içinde bir kullanım nesnesi yapmaktır. 19. yüzyılla birlikte ulusal mücadeleler çağı büyük bir hıza girerken, Lenin’in önemli tespiti olan emperyalizm ve kapitalizmin biçimsel değişimi ile karşı karşıya kalındı. Bu durum, teorinin daraltılmasını, uluslar bazına inmesini ve Sovyet devriminden sonra Komünist Enternasyonal’de teorinin zorunlu olarak parçalanmasını getirdi. Her ülkenin kendi nesnelliğini dayatması, birlik teorisinin oluşmasını zorlaştırdı. Bir yanda Lenin’in zorunlu olarak ortaya sürdüğü “Kesintisiz Devrim”, diğer yanda Sovyetlerin savunulması gereken bir “anavatan” olarak görülmesi durumu vardı. İdeolojik önderliğin ise Sovyetler’e bağlanması siyasal bir keşmekeş yarattı. Lukacs, bu keşmekeşin içinde bütünlüğe dair vurgu yapmak zorunda kaldı.

Bu anlamda Marksizm’in devamcısı olarak yola çıkacak olanların sorgulayarak aşmaları gereken alan, geniştir ve bütün dünyayı kapsar. Marx buradan başlamıştır fakat devamcıları bu anlayışı sürdürememiştir. Bu durum, sadece Marx’ı olumlama değil aynı zamanda Marx’ı da aşmayı içinde taşıyan bir zorunluluktur. Yoksa Marksizm, kuru ilkelerle çeperler oluşturularak gelişiminin önü kapatılan bir hal alır.

Lukacs, toplumsal bilinç durumlarının genel bir uğrak olduğunu ve sanatçıların görevinin bu kristalize olmuş durumları açığa çıkartmak olduğunu belirledi. Bu bütünlüğün ortaya çıkartılması ve canlandırılması, toplumun nesnelliği bütünlük içinde algılamasını sağlayacaktır. Lukacs, canlandırmanın; bu kristalize edilmiş olguların tip, karakter, olay örgüsü ve geniş bir tematik sorgulama üzerinden gerçekleştiğini anlatmaya çalıştı. Böylece natüralizm, romantizm ve gerçekçilik arasındaki fark ortaya çıkacaktı: Natüralizm olguların birliğini atlar ve olguların ilişkilerini göremezken; romantizm tekil olgulara dayalı duyguların açığa çıkartıldığı üretimlerde bulunur. Bu akımlar olguları bütünlüğü içinde veremez; böylece akıldışılığın ve kapitalist sistemin yeniden üretimini sağlarlar.

Aşırı bireysel duygular toplumu esir alır ve “kapitalizmden kurtuluş olamayacağı” yönündeki kaderci ideolojik sarmalıyla toplumu sarar. Ruh hallerinin daha geniş bir dokuda olması gerekirken, böylece tekilliğe gömülü veya mekanik bir dokuda şekillenmesi sağlanmış olur. Bu ise katharsis durumunun ortaya çıkmasını engelleyeceği gibi; alımlayıcının sıçrama yapmasını, değişip dönüşmesini de engeller ve onun mekanik salınımlar içinde kalmasına yol açar. Lukacs; Marx’tan aldığı “şeyleşme” kavramını genişleterek ve Hegel’den devralıp sistemleştirdiği diyalektik anlayışıyla, Roman Kuramı ve Tarih ve Sınıf Bilinci kitaplarıyla Alman ve Macar entelektüel alanında tartışmalar yapılmasını sağladı.

Proletarya partisinin nasıllığı, Lenin’in Bolşevik Parti anlayışıyla ortaya çıkmıştır. Bunun yayılması ve dünya işçi sınıfı içinde kabul görmesinin bir yanı da Lukacs’ın Tarih ve Sınıf Bilinci kitabının etkisiyle ilgilidir. Lukacs’ın bu anlamdaki katkısı tartışılmaz. Avrupa entelektüel dünyası, Bolşevik Parti anlayışının ideolojik karşılığını ve devrimci bir işçi partisinin önemini Lukacs’ın Tarih ve Sınıf Bilinci kitabıyla bilince çıkarmış ve yoğun bir şekilde tartışmıştır. Frankfurt Okulu’nun kurucularının dönüp dönüp baktığı ve sürekli tartıştığı kitap da Lukacs’ın Tarih ve Sınıf Bilinci adlı eseridir. Bu etkileşimi en çok Walter Benjamin yaşamış gibi görünse de bu kitap, Frankfurt Okulu’nun kurucularının çoğunu yoğun biçimde etkilemiştir.

Kapitalizm ve şeyleşme (yabancılaşma) kavramını Pandora’nın kutusu gibi açığa çıkarmıştır. Lukacs, artık hiçbir düşün insanı için şeyleşme kavramını hesaba katmadan kapitalizmi algılamanın mümkün olamayacağını göstermiştir. Lukacs’ın kitabıyla lambadan cin çıkmıştır. Marx’ın Kapital’inde şeyleşme kavramı işlense de bunun toplumsal karşılığı Lukacs’ın Tarih ve Sınıf Bilinci kitabıyla somutlanmıştır. Bu kitabın 1920’lerdeki etkisinden Brecht, Karl Kraus ve Walter Benjamin bahsetseler de çoğu aydın bu etkinin yarattığı halenin üstünü örtmeye çalışmıştır. Bunun nedenine, özelde Lukacs’a genelde ise sosyalizme duyulan nefret diyebiliriz. Fakat bunun ötesinde Lukacs, çoğu olguya nasıl bakmak gerektiği yönünde kendi ideolojik yapısını oluşturmuştur.

“Bu yıllarda iki düşünürün ‘dışavurumculuk’ üzerine yürüttüğü tartışmada Bloch, Lukacs’a karşı -yazarı tarafından 1920’li yıllarda Marksizm öncesi diğer yapıtlarıyla beraber reddedilmiş olan- Roman Kuramı‘nın tezlerini dayanak olarak alıyordu. Bunun yanında Roman Kuramı, Theodor W. Adorno ve Max Horkheimer üzerinde de etkili oldu. İki düşünür 1920’lerin sonunda kitabı ‘revizyonist Marksist bir okuma’ya tabi tutacaklardı. Adorno lise öğrenimini bitirmeye hazırlandığı 1921 yılında kitabı keşfetmiş, yazarın tezlerinden önemli ölçüde etkilenmişti. Adorno ve Horkheimer’in birlikte kaleme aldıkları Aydınlanmanın Diyalektiği başlığını taşıyan çalışmada da Roman Kuramı‘nın ‘tarihsel-felsefi yorumlama’ yöntemi insan-doğa ilişkilerinin tahliline uyarlanarak kullanılmıştı. Adorno 1958’de yazdığı bir yazıda Roman Kuramı‘nın estetik teorisi için önem taşımaya devam ettiğini belirtecekti.”

Lukacs uzun süre sorunlara toplumsal bilinç düzeyinden bakmayı denedi. Bu durum ise daha çok üstyapıyı değerlendiren ve üstyapı üzerinden sonuçlar çıkaran bir tarzdı. Frankfurt Okulu gibi, onda da Hegel’den miras aldığı “tin”in gelişimi ve bu tin anlayışından şekillenen idealist üstyapı eleştirisi egemendi. Sorun, burjuva toplumuna duyulan nefret de olsa ve bu durumdan devrimci bir bakış da çıksa; son aşamada bu, tarihi ve toplumları sınıflar savaşımı dışında gören bir bakıştı. Adorno’nun sürekli vurguladığı “teorinin üstyapının gözlemleri üzerinden şekillenmesi gerektiği” anlayışı, Alman idealist felsefesinin bir sonucudur. Daha doğrusu, konformist özne ideolojisinden çıkamamaktı. Oysa toplumsal analizler, sınıf savaşımı ve sınıf savaşımının analizi üzerinden yapılmalıydı.

Sorunu üstyapı/altyapı alanına soktuğunuz an, sınıf savaşımına dayalı çıplak gerçeğin kendisi göz ardı edilmiş olur. Bu üstyapı-altyapı ayrışması da daha çok olguların nedenleri üzerine bir tartışma olarak görünse de son aşamada kapitalizmi revize etmeye veya kapitalizmi yıkmadan onu kendi varlığı içinde özgürce tartışma alanı yaratmaya dayanır. Yani devrim değil evrim kuramlarına… Bu ise bize eksik bir gerçekçilik duygusu verecektir.

Üstteki alıntı Umberto Eco’dandır, aslında bu alıntıyı genişletmek lazımdır: Faşizm ve özelliklerinin hepsi burjuva kültürünün ve sermayesinin üzerinden şekillenir; burjuvazinin yoğun sömürü ve artı değer gaspıyla ortaya çıkan kültürel dokunun bir sonucudur. Emperyalizm çağında burjuvazi artık gerçekçi olmaktan kaçtığı gibi, gerçekçi edebiyattan ve söylemden de nefret eder ve kitlelerde gerçekçiliğe karşı bir duruşun şekillenmesini sağlar. Bunun Lukacs’taki karşılığı irrasyonalizmdir. Aslında binlerce kitabın yakılmasının ardında irrasyonalizmin öne çıkarılması ve gerçekçiliğe duyulan tepki yatar. Faşistin bilimi geliştirme isteği, gerçekçiliğin karşısında olmakla şekillenen bir istektir. Lukacs; sürrealizm, dadaizm ve diğer modernist akımları eleştirirken bu gerçeklikten kaçışın faşizmi yarattığından söz eder.

Ne kadar kabul etmesek bile, haklı yanları vardır. Gerçeklikten kaçış ile birlikte bilimden ve bilimsellikten uzaklaşma da zorunlu olarak ortaya çıkar. Ülkemizde ise 1950’lerden sonra başlayan edebiyat, bilimden ve gerçeklikten kaçışın yer yer şekillendiği bir edebiyattır. Faşizmin kitle kültürü haline dönüşmesinin nedenlerinden birinin gerçekçi bakıştan kaçış olduğunu görmemenin imkânı yok gibidir. Sovyetler sosyalist gerçekçiliği savundukça; emperyalist sistem, “modern edebiyat” adı altında dadaist, kübist, sürrealist edebiyatı öne çıkarmış, savunmuş ve yaygınlaşmasını sağlamıştır.

Lukacs, toplumsal bilincin oluşumuyla klasikler arasında bağ kurar. Klasikler denince bahsettiği, doğal olarak toplumcu gerçekçi (sosyalist gerçekçi) eserlerdir. Diğerine ise burjuva gerçekçiliği der. Bu eserleri okumadan ya da bu eserlerle içli dışlı olmadan tarih bilincinin oluşabileceğine inanmaz. Bence haklıdır; gerçekten de insan toplumcu gerçekçi eserlerden uzaklaştıkça, tarih bilincinden de uzaklaşıyor gibidir. Gerçekçi eserlerin temel özelliklerinden biri, toplumu çelişkileri ve çatışmalarıyla bir bütünlük içinde vermektir. Günümüzün postmodern ve yoz edebiyatında, tarihsel bilinç ve buna tekabül eden özne sorunu bulunmaz. Bu eserler bu anlamda kendini, sınıflar çatışmasını merkeze alan bir noktada konumlandırmazlar. Böyle olunca da sanatçının taraf olmasını dışlar, tarafsızlığı savunur. Oysa bilincin oluşumu, bu sınıfsal çatışmaları yansıtan eserlerle iç içedir.

Çoktandır solun önemli bir grubu postmodern edebiyatı desteklemektedir; ancak bu kişiler, postmodern eserleri desteklemekle sınıfsal bilinci yok saymanın aynı anlama geldiğini göremez olmuşlardır. Hayatımızda böyle bir solun varlığı, sınıf mücadelesini gerçekçi bir şekilde yapabilmenin olanaklarını da ortadan kaldırır. Fakat bu sorun geniş planda, bütünlüklü teorinin oluşum ayaklarına ve bilincin kendine yabancılaşmasının farkına varamamasına dayanır. Sanat, eleştiri ve felsefe; insanı insana yabancılaştıran bir alanda olmaktan çok, insanın yabancılaşmasını kıran bir alanda hareket etmelidir.

Klasikler dediğimizde, bu insani sorgunun geniş bir şekilde ve bütünlük ilkesiyle yapıldığı eserleri anlamak lazımdır. Klasikler, toplumsal bilincin oluşmasının veya entelektüel altyapının yapı taşlarıdır ve bizde bütünlüklü bir bakış ile eleştiri kültürü edinmemizi sağlarlar. Sol, sınıf mücadelesi ekseninden kaydıkça kendi tarihsel bilincinden kayması da olağandır. Seksen sonrası ülke solunu belirleyen postmodern edebiyat, solun gerçekçi edebiyattan kopmasına da neden olmuştur. Bunun yanında, seksenle birlikte gelişen ve sermayenin desteklediği biçimci edebiyat da kök salmıştır. En önemlisi; sınıfsal mücadeleyi birincil olarak görmeyen özgürlükçü sol anlayış veya sivil toplumcu sol, oturduğu toplumsal mücadele ekseninden dolayı gerçekçi edebiyatın yok edilmesine farkında olmadan destek vermiştir. Ülke solu, seksen sonrası üretilen bu postmodern kültürel dokunun dışına çıkamamıştır.

Nâzım Hikmet’in, Rıfat Ilgaz’ın, A. Kadir’in, Orhan Kemal’in ve benzerlerinin veya dünya gerçekçilerinin sahiplenilmediği yerlerde tarihsel bir bilincin oluşacağına ve bu bilinç üzerinden sınıf mücadelesini kavramış kadroların ortaya çıkacağına inanmak, hamlıktır. Bu, burjuva ideolojisine teslim olmaktır. Sınıfsal bilinç ekseninden kopan solun geleceği kurmasına, bütünlüklü politikalar üretmesine ve olguları bütünlüklü bir şekilde kavramasına imkân kalmaz. İşin diğer tarafı ise şudur: Sol, hızlı bir şekilde kendi entelektüel mirasının dışına çıkıyor. Ne Kıvılcımlı’yı, ne Kaypakkaya’yı, ne Mihri Belli’yi, ne Mahir Çayan’ı ve benzerlerini bilen, bilerek tartışan kadrolar kalıyor; onlar da yok oluyor. Bu durumun nedeni; solun sınıfsal eksenden kayması, teori ile pratik arasındaki bağın kaybolması ve solun giderek irrasyonelleşmesiyle ilgilidir. Kendine karşı sahici bir eleştiri yapmayan solun, bu anlamda toplumsal dinamikleri harekete geçirebilmesinin imkânı da yoktur.

Ateş Uslu, Marx’a Giden Yol, Çivi Yazıları Yayınları.

Önerilen makaleler

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Matbu dergimiz MayaM Dergi ilk sayısıyla okurlarıyla buluştu.
This is default text for notification bar