Ego Çaprazındaki Bensizler!

Birine “Seni görmek beni mutlu ediyor, iyi geliyor.” demekten asla vazgeçmeyeceğim. Sevgi sözcüklerinin bütün çekim eklerini kullanacağım. Malayı elime aranıza duvar örmeye değil aşınmış, dökülmüş yerleri sevgiyle sıvamak için alacağım! (…) Ego çaprazımızdaki bensizlerin tekeline girmeden, onları da hoş görerek Havince, Baranca korkusuzca (…) sevgimi haykırmaktır yaşamak.

Kurt puslu havayı severmiş…

Emeksiz, zahmetsiz, tehlikesiz şölenine zemin hazırladığı için. Böylece çobanda küçükbaş hayvanların sahiplerinin hışmından, dillerindeki ağudan yüklüce hakaretlerine maruz kalmadan, yara almadan kurtulmuş olur.

Puslu hava, kurtla çobanın egosunu çaprazlama beslese de sahiplerinin benini ve koyunların bedeni yaralamış olur. Doğa olaylarının sebep olduğu her şey, ereksiz kendi içinde kendi yasalarınca işlediği için her şey ego tatmini dışında olmasına rağmen ben yine de bunu ego çaprazındaki bensizler besini olarak sıfatlandırıyorum. Milenyum diyorlar bu çağa. Oysa bu çağa en yakışanı ad; ego çaprazındaki bensizler çağıdır. Kısacası, Şener Aksu’nun da dediği gibi: “İnsan kendi bilincine upuygun gelen her şeye doğru der.

Ben: “Bireyselliğin temeli olan düşünen özne. Ben, bilginin hem öznesi hem de bir nesnesidir. Descartes ben’i felsefenin çıkış noktasına, en temele yerleştirmiştir. Ruhbilimin kurucuları sayılan (…) Hume, Mill, ben’i’ belirgin ruh durumlarının birbirini izleyişi olarak tanımlıyorlar. Kant’a göre ben, düşünüyorum ilişkisi içinde sunumları bir araya getiren ya da bütünleştiren bir işlevdir. Bergson, ben kavramını zaman kavramıyla özdeşleştirdi. Ona göre zaman ben’dir, ben sezdiğim sürenin kendisiyimdir. (…) Ben’i ruhsal aygıtın yapısında yer alan güdü topluluklarının oluşturduğu bütün olarak tanımlayabiliriz. Bu bütün, birbirinden ayrılmaz üç yapıyı, duygusallık, düşünsellik ve istemi içerir. Ben, her şeyden önce organizmanın gerçekliğine uyum sağlayabilmesi için gerekli doğrulama ve denetim alanıdır. Buna göre ben, kendi kendisinin bilincinde olan kişilik yapısına karşılıktır. Bu yapı öznenin kendi bilicine varmasıyla başlar. Ben’in gelişimi oldukça uzun bir evrede gerçekleşir. Kişisel bütünlük bilinci dünyayı tanımakla olgunlaşır.” (*)

Sartre’ye göre; “Bilinçli özne, sürekli bir gelecek önünde duran varlıktır. İnsanın önceden yaratılmış özü yoktur, var olursa kendini tanımlar. Umutsuzluğa düşer. Geçmişe dönemez, an’ın kendisi için boş bir olanak olduğu insan, geleceğe de güvenmez. Bu nedenle, kendini saçma bir dünyada duyumsar. Doğmak, yaşamak, ölmek, eylemek saçma gelir. İşte insan böyle bir anda başkalarını duyumsar, kendisini merkez olmaktan çıkarır.” Ego çaprazındaki bensizler için en zor şey kendini merkez olmaktan çıkarmaktır. Çünkü onlar her şeyin merkezinde kendini görenlerdir. Sokrates “Kendine gel!” der. Kendine gelmek emek, sevgi ister. Vicdanlı yürek, düşünen baş, düşündüğünü söyleyecek dil sunulanı sorgulayan akıllı, onurlu ruh ister. Ego çaprazındaki bensizler içinse ise (emek, sevgi düşünce, onur) bunların hepsinin doğuştan kendinde var olduğuna samimiyetle benlerini inandırırlar. Çünkü ego bilinci devre dışı bırakarak var olan hastalıklı öznede bireyselliğini duyumsar. Dil de toplumcudur. Edimlerinde toplumun bir öğesi olduğuna itiraz eder.

Elbette ki durup dururken insanlık bir ileri, iki geri gitmez. Egemen güçler kanlı yükselişe geçerken toplum üzerinden balans ayarı yapar. Kitapların, insanların yakıldığı açlık sınırında yaşamaya mahkûm edildiği toplumların bilicinin parçalanması insanlığın olmazlarından değildir. Tam olarak anımsamasam da Yılmaz Güney; “Biz de sevgilimize gül vermesini bilirdik ama karnımız açtı, o parayla ekmek alıp yedik.” der. Bu ortamda özünü oluşturmak, birey olmak, iğnenin yıldızından dünyayı aydınlatacak güneşi geçirmektir. Ego çaprazındaki bensizlerin çoğalması da bundandır.

Virgilius; “Gerçek dost, sevgi, tavır söz ve edimleriyle belli olur.” der. Ne yazık ki bizim gibi sıkıştırılmış toplumlarda yaşamın ölçemediği değeri ölüm biçer. Bu nedenle de ölü sevici özneler olmaktan vazgeçemiyoruz. Birçok dostumu, yakınımı, sevdiklerimi sonsuz dinlence yolculuğuna uğurlarken hocanın üç kere faniyi iyi bilirdik yinelemesinde içimin yarıldığı soluğumun tıkandığı anlar çok olmuştur. Ömrünce iyi olduğunu yüzüne söylenmemiş bu cümleyi acaba dostum, yakınım, sevdiğim bu sonlu yolculukta son bedende hocanın sözlerini duymuşlar mıdır?

Kargaya demişler; “B.kun ilaç!” Karga da gitmiş deryadan öte denize s.çmış. Birine seni görmek beni mutlu ediyor, iyi geliyor, demeyin. Sevgi sözcüklerinin çekim eklerini hiç kullanmayın. İlk işi malayı eline alıp aranıza duvar örer! Bu sıkıştırılmış toplum bireylerinin tipik davranışıdır. Kendi bilincinde olmayan benin ego çaprazdaki zehirli besinidir. Kurt puslu havayı bende güneşli havayı severim. Güneşli havalarda parktaki kalabalığı sahilde gezenleri benimin çemberine alırım. Bu gezintim onlarda kendimi görerek eksiklerimin, fazlalıklarımın farkında olma uyanıklığıdır. Daha da önemlisi her yaştan insanların her inanıştan, düşünüşten, giyimden insanların ya da sınıfsal farklılıkların iç içe geçtiği kısacası; toplumdan bireyleri, bireylerden toplumu, toplumdan kendimi görebildiğim yerlerdir. Bugün de farkında olma uyanıklığı gezimin park dinlencesinde bir sigara molası ve yalancı kitap okuma maskesiyle kulak zarlarımı açıp parktaki çok benlerin ağızlarına dayadım. Ailece gezenlerin haricindekilerin çoğunluğu söz birliği etmişçesine ikili, üçlü, beşli gruplar halinde sevginin çekim eklerine serzenişte bulunuyorlardı. Ağzı süt kokanlar, yaşı baharın cıvıltılı güzelliğini muştulayanlar, ağızlarında dişi, saçlarında, sakallarında rengi kalmamışlar üstelik koro halinde; “Sevmeyeceksin! Sevsen de söylemeyeceksin! Sevdik de ne oldu! Bak halime sadakatin, sevginin armağanıdır harita yüzüm apak saçlarım. On beş günde bir boyamasam pamuk prens olurum. Yıllarca bekledim o kazmayı. Babam bile kızım sevdiğini söyleme bu kadar sevme demişti! Ben sevdiğimi söylemesem neye yarar, diye diye o kazmayı adam yerine koyup yere göğe koymadan sevdim. Sevdiğimi de söyledim. Tabii sevince g..tü halktı.”  İki kadın birden; “Öyle deme ayıptır. Orospunun tuzağına düşmüştür.” diyerek müdahale ettiler. Kadın dilini çıkarıp: “Orospunun da pezevenk kazmanın da ağzına…!

Bu grup argoyla arabesk arası yüreklerinin, egolarının zehrini türküleştirince türkülerden, insanlığımdan utanıp hemen yerimi değiştirdim, kulaklarımı dörtlü gruba kilitledim. “Beni kendine âşık edene kadar kapımda köpek olup bekledi. Ne zaman âşık olup, sevdiğimi söyledim, o zaman da porsuk osuruğu oldu. Buluşmak için yalvaran artık telefonu bile açmıyor. Sabaha kadar Facebook’ta, MSN’de. Merhaba, diyorum hiç oralı olmuyor, dönmüyor. Görmüyormuş çok derin mevzular üzerine tartışmalar yapıyormuş olmayan aklıyla. Dilim kopsaydı sevdiğimi söylemeseydim. Of kalbim yine çarpıyor. Nefret ediyorum kendimden neden sevdim onu.” Kadınlar her sözcüğün başına; “Sevmeseydim! Sevdiğimi söylemeseydim! Şimdi mahkeme duvarı koymazdı aramıza. Fellik fellik kaçmazdı!” diyerek belki on kere kullandılar bir paragraflık sohbetlerinde bu sözcükleri. Erkek ikide bir kızlar, kızlar diye tıslıyıp tıslıyıp susuyor. Kadınlar ona konuşma fırsatı vermiyorlar. Nihayet zorla da olsa erkek söze girdi. “Kızlar bizde bir tane h…r çıkar. Sizde az kaşar yok.” diyerek zehrini döke döke devam etti. “Benim kankam o şıllık orospu yüzünden intihar etti. Ben de birini seversem anam avradım olsun. Hepsini aşık ederim sonra da zillerini eline verip arkalarından teneke çalarım. Eğer dediğimi yapmasam bana da C… demesinler. Birini sevenin beni sevip âşık olmayanın gelmişini, geçmişi s…m.!” Yağmurdan kaçan doluya tutulurmuş. Bu grupta bahar sevgimi, güneş sevincimi insani aşkımı yerle bir ettiler. Ş. Aksu; “Işığı avuçlarına hapsetmek isteyenin zihni kararır.” demiş. Benim de bu duyduklarımdan içim aklım, ruhum karardı. Benim param parça oldu. Sevgiden korkan toplum barışa doğru yürüyebilir mi yürüse de sevgiden yoksun benle barışı nasıl içselleştirir.

Çoklu erkek grubuna yöneldim. Tam saymadım ama sekiz, dokuz kişiydiler. İki kadın bir aradaysa dertleşiyordur. Üç kadın bir aradaysa dedikodu ediyordur. Dört kadınsa bölünüp dertleşiyordur. İki erkek bir aradaysa sıcak, içtenlikli sohbet ediyordur. Üçü bir aradaysa tartışıyordur. Dört ve üstü bir aradaysa ülkeyi kurtarıyordur. Yukarıda da değindim gibi ben farkında uyanıklık gezilerimi değişik sahil ve parklarda yaparım. Her ağzın sesi tanıdık gelir kulağıma. Az çok sohbetlerinin konu izleğini çözdüm. Bu çoklu erkek grupta birbirinin sözünü keserek barış sürecinin nasıl olması üzerinde avaz avaz tartışıyorlar. Öcalan’ı asarak barışı getiren de oldu. Buna itiraz eden de. Erdoğan’ın bu barış sürecindeki taktiğini alkışlayan da yeren de oldu. Sonunda şehitler dillendirildi. Dağda öldürüleni de şehit olarak adlandıran Doğu şiveli sese ani çıkış yapan karışık şiveli ağızlar nasıl olur da teröristi şehitlik mertebesine çıkarıp şehit unvanını vererek lekelermiş. Gerçi aralarında insan sütü emmiş bir karıncayı incitmemiş olan teröristler de varmış ama niyetleri kötü. Devleti yıkmak. Ülkeyi bölmek. İster kandırılarak isterse de bilerek terörist olsunlar. Hepsi aynı kapıya açılıyormuş.

Sözcükleri arasına Atatürk de konuk oldu. Biri o verdiği sözü tutsaydı bugün bunlar olmazdı, diye cümle kurmasıyla susturulması bir oldu. Ölmüşlerden şeytan vazgeçmiş şimdi o rahmetlinin bu olanlarla ne ilgisi varmış. Yoktan bir ülke var etmiş. Hem de o fakirlik, sefalet içindeki vahim durumdan. Bir diğeri İnönü’yü suçlarken biri araya girip; Kılıçdaroğlu’nun önce destek verip sonra kıvırması ve Bahçeli’nin tabanını kışkırtmasını dillendirip bir çırpıda BDP’nin bazı vekillerinin hadlerini aşan ileri geri konuşmalarının barış sürecini aksattığını vurgulayarak boğazını temizleyip devam ediyor ki bir diğeri sözü aldı. “Şunu bilin ki devlet değirmen taşıdır. Şakşak başını gözünü kırar, parçalar ama o zahiresini istediği gibi öğütür. Başbakanımızın eş başkanın akıl süvarileri barış olsun savaş dursun derlerse durur. Taze kan dökülmese yavaş yavaş barış sürecine geçilir. Ben bunu bilir bunu söylerim. Bizim ülke, bizim halk diye bir şey yokmuş; ben bunu saç, sakal beyazladıktan sonra anladım.” Ben de barış sürecinin nasıl işlerlik kazanacağı tam olarak anlayamasam da çok değişik şiveli ve oldukça düzgün konuşan ağızların bir arada birbirlerini boğazlamadan yumruklaşmadan çok gürültülü olsa da konuşmaları hoşuma gidiyordu, eğer her konuşmacı cümle içinde vajinaya zehrini dökerek egosunu tatmin etmeseydi.

Can Yücel’in bu şiirini içimden dua edercesine yineleyerek; “Ahh be dünya..!!!/ Sen dönüyorsun onu anladık da…/ Bu fırıldak insanlar/ Benden daha hızlı dönüyor…/ Hem de ortada hiçbir yörünge yokken”  ego salgınına yakalanmamak için bu grubun yanından kaçarcasına çocukların o minik, koca yüreklerine sığındım.

Salıncaktaki çocukları mutlulukla izlerken kulaklarımı ağızlarına yamadım. Dört beş yaşlarındaki erkek al al yanaklarıyla salıncakta oturan kızın kulağına bir şeyler fısıldayarak bütün gücüyle itiyor. Kızın katılarak içten kahkahayla gülüşü baharı muştulayan kuşların cıvıltılı armonisi. Az önceki grupların kinli, kinayeli konuşmalarını silip atıyor kulaklarımdan. Kız ikide bir bukleli zeytin ışıltılı saçlarını savura savura erkeğe dönüp; “Barancım ben de seni çok seviyorummmmmm. Daha hızlı daha hızlı it. Kuşlar gibi uçur beni Barancım.” Çocuklar olmasaydı toplanıp dönemezdim kendime, evime. O mutlu tabloyu bozmamak için de içimden küçük kıza çok sevdiğim yeğenimin adını verdim Havin. Bir kez daha çocukların sevgi varsılı dünyalarından benime sevgi payı aldım. Havin’ler, Baran’lar var olduğu sürece içten beklentisiz ego çaprazındaki bensizlerin eline düşmeden insanlığımızı ısıtarak duyumsatan, ruhumuzu, kalbimizi besleyen arı besinli sevgi hep var olacak. Dönen dönsün yolundan sevgimi, nefrete bulaştırmadan ego çaprazındaki bensizliğe kurban etmeden onurla, mutlulukla yürek dolusu ağızla söyleyeceğim.

Akıl geren düşlerle/ savruluyor küllerim/ anka dağında poyraz var…// Hoşça kal demeden gidebilirim/ pusulası nirvana’ya çevrili kalbin esiriyim/ baharı göçmen kuştular da muştulayabilir çocuğum/ binlerce asır topraklara ekilen acıyı alaca şafaktan derledik/ oysa vatan kavgasından daha kutsaldı bir kalpten bir kalbe can taşımak (…)

Birine “Seni görmek beni mutlu ediyor, iyi geliyor.” demekten asla vazgeçmeyeceğim. Sevgi sözcüklerinin bütün çekim eklerini kullanacağım. Malayı elime aranıza duvar örmeye değil aşınmış, dökülmüş yerleri sevgiyle sıvamak için alacağım! Başkasını öldüren cezasını çekerek yaşamaya devam eder, sevgisini öldüren kendini öldürür, bunun da cezası yok! Ego çaprazımızdaki bensizlerin tekeline girmeden onları da hoş görerek Havince, Baranca korkusuzca çocukça içten, ağız dolusu yürekle sevgimi haykırmaktır yaşamak.

Hikâyemi dinleyecek kadar sabırlı/ aşk damgalı sevgimi kaldıracak kadar güçlü/ onurumu öpecek kadar gökkuşaklı/ ölümü gömecek kadar cesaretli/ insani kalbimi saracak kadar geniş/ umudumu uçuracak kadar deli biri var mı/ depozite almadan kalbimi rehin bırakacağım (…)


(*) Afşar Timuçin, Felsefe Sözlüğü, İnsancıl Yayınları, 2. baskı, Ağustos 1998, İstanbul

Önerilen makaleler

1 Yorum

  1. emeğine, fikrine sağlık.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

"Neoliberal Çağda Sanat-Siyaset İlişkisi" başlıklı MayaDergi Sekiz şimdi yayında.
This is default text for notification bar