12 Mart Ülke Tarihinde Silinmez Bir Kara Leke

Takvimler 10 Mart’ı gösteriyordu. İşçiler, kömür ocaklarına girmediler, kızgın ve yüksek sesle işletmenin yöneticilerine performans ikramiyesinin eşit şekilde dağıtılmasını istiyorlardı. (…) Tek silahları birlikteliği olan işçilere Türkiye tarihinde ilk kez kurşunlarla karşılık verilmişti.

Takvimler 1965 yılını gösterdiğinde Zonguldak, ilkbaharın müjdecisi olan Mart ayını yaşıyordu. Nemli, ılık bir havada yağan yağmur toprağın altındaki buzları eritirken toprak erik ağacının çiçek açmasına gebeydi.

Sabahın ilk ışıklarıyla işçilerin tek katlı bahçeli evlerinin bacalarında duman tütmeye başlamıştı. Kadınlar, eşlerini; “Güle güle git, güle güle gel!” dilekleriyle uğurluyordu.

Balıkçılar derme çatma barınaklarında takalarının son bakımını yaptılar. Durgun denize açıldılar, artık Allah ne verdiyse yakalayacaklardı. Umutluydular.

Madenciler el fenerleriyle kömür ocaklarına giderken, yerin bilmem kaç metre derinliğinde ocaktan çıkan işçilerin ak yüzleri kömür karasından görünmez haldeydi ve yüzleri asıktı.

Aldıkları ücretler evin ihtiyaçlarını karşılamaktan zorlanıyorlardı. Her işçinin büyük küçük borçları vardı. Tek umutları “performans” ikramiyesiydi.

Sendikaları vardı ama yoktu. Yapılan bu ve başka haksızlıklar bir şeylerin olacağının işaretiydi. Ve “Hava kurşun gibi ağırdı.

Mücadelenin şartlarını belirleyen düşünceler değil, düşünceleri belirleyen mücadelenin şartlarıdır.” (1)

Takvimler 10 Mart’ı gösteriyordu. İşçiler, kömür ocaklarına girmediler, kızgın ve yüksek sesle işletmenin yöneticilerine performans ikramiyesinin eşit şekilde dağıtılmasını istiyorlardı.

O günün parasıyla beş milyon TL olan “performans” ikramiyesinin çavuşlara, mühendislere, sendika yöneticilerine dağıtıldığı işçileri arasında ağızdan ağıza dolaşıyordu. İşçiler yaşananlara karşı tepkiliydi. Bunların arasında Satılmış Tepe ve Mehmet Çavdar da vardı.

Sendikaları hâlâ ortada yoktu, işçileri ikna etmek için araya devlet büyükleri girmişti. İkna edilen işçilerin bir bölümü baretlerini takıp tekrar ocağa indiler. Fakat bir kere kömür tutuşmuştu, başta Çaycuma Devrek, Gökçebey, Ereğli hepsi ayaktaydı.

Kilimli ve Kozlu’daki işçilerin direnişi başta Zonguldak ve tüm ülkeye yayılmıştı. Kozlu’da Devlet büyükleri, 1500 işçinin karşısına deniz piyadelerini, jandarmayı çıkarmışlardı. Havada jetler dolaşıyordu. Tek silahları birlikteliği olan işçilere Türkiye tarihinde ilk kez kurşunlarla karşılık verilmişti. Kalabalığın arasındaki Satılmış Tepe ve Mehmet Çavdar isabet eden kurşunlarla yaşamlarını oracıkta yitirmişti.

Bütün bunlar yaşanırken erik ağaçları da ilk tomurcuklarını veriyordu. “Nereye gittiysem, benden önce bir şairin oraya uğramış olduğunu gördüm.” demişti Freud.

Bunlar yaşanırken olayın iki tanığı vardı. Bir şair şiirini yazdı: Fazıl Hüsnü Dağlarca “Zonguldak Ağıtı”nı dizelere dökmüştü:

Bir kömür, bir uzak, bir kara, bir derin,
Ellerin, yeraltında yitmiş kocaman ellerin.

Yıllarca çalışırsın, gündeliğin on lira,
Açsın, susar kuyular bağıra bağıra

Ko yamyassı ayakların balçık toprağa girsin,
Kim yürürse öldürürler bilirsin.

Zonguldak ölü iki gecede gecede diri bir,
Zonguldak bir Türkiye, bir aç Türkiye değil midir?
Tanrı yeryüzünündür, bir pay düşmez sana,
Sen yeraltındasın, Tanrısızsın, anlasana.

Şair yaşananları tüm gerçekliği ile dile getirirken diğeri Gazeteci Özdemir Gürsoy (Milliyet 1965) bu anların fotoğrafını çekip haberini yaptı.

Gazetecinin, iç sesi şöyle diyordu: “Tarihine kör olanlar, coğrafyasına nankördür.

Bülent BOZKURT

Önerilen makaleler

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

"Neoliberal Çağda Sanat-Siyaset İlişkisi" başlıklı MayaDergi Sekiz şimdi yayında.
This is default text for notification bar