Yeterli entelektüel birikimi olmayan veya sıradan herhangi biri kültür endüstrisinin teknik elemanı olabilir. Reklam, imaj, menajerler oluşturulmuş o kitle kültürüne uygun herkesi piyasaya sürebilir artık. Kültür endüstrisinin postmodern çarkı böyle dönüyor.

Sosyalist gerçekçi ve Lukas’a ait kuramlardan etkilenen Marksistler bir zamanlar kolaja karşıydı. Fakat dada ve sürrealist hareket kolajı sanatın içine soktu. Parçala, başka anlamlar yükle, anlam dokusunu yok et. Sanata yönelen bu yüksek tahribat savaştan yoğun etkilenmiş ve yaşama çocuksu duyguya, oyuna yönelen dada ve sürrealist hareketlerin anlam dünyasına yoğun saldırısıydı. Onlara göre sanat eseri ideolojik bir nesneydi ve bu yaratımı ise iktidarı elinde bulunduran sınıfı güçlendirmekten başka bir işe yaramıyordu. Bütün bunların ötesinde onları sanat anlayışı daha çok anti sanattı. Sanatı herkes yapmalı, herkes yapabilirdi. Sanat eserinin yarattığı katharsis‘e karşı bir savaşımdı bu. Düşünselliğin sanat eserine sinmesi, burjuva ideolojisinin sanat eserine sinmesiydi. En önemlisi estetik nesne adı altında büyük bir ticaret ve sömürü alanı oluşuyor. Sanat eserleri müzeler, galeriler adı altında toplanıyor; ulusal kültür mirası adı altında büyük bir toplumsal yabancılaşma yaratıyor. Sanat eserinin metalaşmasıyla iç içe burjuva estetik anlayışının hegemonyası kuruluyordu.

Sonradan kolaj yaygınlaştı, kapitalist kültür endüstrisinin vazgeçilmez dayanağı oldu. Anti sanat, Büyük sanattı. Sonra postmodern sanat kendini modern ötesi konumlarken yine sanatın metalaşmasına karşı bir savaşım içinde çıktı. Genel söylemleri Dada ve Sürrealist hareketlerle ortaktı. Sanat eserine metalaşmasına karşı olmak. Anti sanat Büyük sanat’tır.  Oyun güdüsü, çocuksuluk veya çocuk aklıyla üretim, kolaj yerine daha fazla öne çıkan eklektik sanat eserleriydi. Kapitalist kültür endüstrisi bu durumu hemen kullandı ve kültür endüstrisinin merkez rant alanına dönüştürdü. Postmodern sanat bugün kapitalist ideolojinin merkez sanat anlayışıdır. Sosyalist gerçekçi eserlerin tu kaka edildiği raflarda geriye itildiği yerlerine postmodern eserlerin konulduğu bir dünya da yaşıyoruz artık. Sınıf savaşında artık postmodern eserler kapitalist hegemonyanın kalın zırhı olmuştur. Gerçekçi dünya algısı yerini bu postmodern eserler almıştır. Kısacası gerçekliği ıskalayan, gerçeklikten nefret eden çağdaş masal anlatıcıları. Anti sanat, Büyük sanat.

Kapitalist dünya böylece kendi ideolojik yapısına uygun bir kültür endüstrisi yaratımını sağlamıştır. Katharsis‘in olmadığı, nesnel dünyayı göstermeyen, sınıf savaşımını dışlayan sanat eserlerini(!) yoğun sömürünün bir aracı olarak öne çıkarmayı birincil hedef yapmıştır. Sanatın reddi sanat eserinin metalaşmasına karşı olmak yaşasın sanata dönüştür. Sanat bir toplumsal ihtiyacı karşılaması ve bu ihtiyacında katharsis‘i reddetmesi kültür endüstrisinin arayıp bulamayacağı karlı bir alandı. Hem geniş kitleleri bu sanatla rahat bir şekilde oyalar ve toplumsal sömürünün gizlenmesini sağlayabilirdi. İşte postmodern sanat bu ihtiyacı karşılayan bir sanattı. Anti sanat, Büyük sanat.

Fakat sorun bu kadar basit değil. Anlama karşı olmak ve anlam dokularını parçalamak kaosu ve karmaşayı merkeze almak ister istemez düşünsel eylemliklerin hepsi de açık veya gizli anlam dokularını parçalamayı da getirdi. Burada önemli olan düşüncenin yerine daha çok düşüncesizliği rastlantıyı, kolaj ve eklektik yapıyı koymasıdır. Böylece sanat eserinin halesi ve sanat eserinde şekillenen düşüncenin yitimi ve sanat eserindeki insanlığı birleştiren diyalektik dışlanmış oluyordu. Böylece sanatçının, düşünselliği dışlanmış oluyor sanatçıyla sınıf savaşımı arasındaki ilişki ortadan kalmış oluyordu. Postmodern sanatla birlikte sanatçı hızlı bir şekilde kültür endüstrisinin teknik elemanına dönüşürken onun fire vermemesi için onları şekillendiren editörler, sanat simsarları, ajanslar ve menajerler ortaya çıkar. Bu kadar yetmez tabii ki kapitalist kültür endüstrisine uygun eserleri üretmek için bir de bu eğitimin içinde geçecek insanlara ihtiyaç duyar kültür endüstrisi. Yazarlık kursları veya yaratıcı yazarlık kursları. Bu kurslarda temel amaç kapitalist kültür endüstrisine sürekli dolaşıma sokacağı ve starları(!) yani teknik elemanları yaratacağı bir alan oluşturmaktır. Böylece kültür endüstrisinin rant makinesi sürekli çalışacak bir kitle kültürü oluşturacak sınıfın kendine yabancılaşmasını (salaklaşmasını) sağlayacak. Böylece yaratıcılıkla düşünsel eylemlilik arasında ilişki veya sınıf savaşımıyla yazar, aydın arasındaki ilişki ortadan kalkmış olacak. Anti sanat, Büyük sanat.

Yeterli entelektüel birikimi olmayan veya sıradan herhangi biri kültür endüstrisinin teknik elemanı olabilir. Reklam, imaj, menajerler oluşturulmuş o kitle kültürüne uygun herkesi piyasaya sürebilir artık. Kültür endüstrisinin postmodern çarkı böyle dönüyor. Sol mu, bu kitle kültürünün dışında değil tam içindedir. Bu pazarın içinde yer alır, o pazarın olanaklarına uygun şekilde kendini var etmeye çalışır. Bunu da devrimcilik sanır. Bu korkunç yanılgı dünyadaki bütün devrimci hareketlerin kendine yabancılaşmasını (salaklaşmasını) sağlamıştır. Kapitalist sanat anlayışıyla devrimci mücadele yapılacağı yanılgısına kapılmıştır. Kapitalizmin yarattığı olanaklarla (reklam, ödül, menajerlik, sanat simsarlığı, büyük galerilerde var olma, televizyon dizilerinde görünme, büyük bir sahnede oyun oynama ve benzeri) kapitalizmi yıkacağını sanmıştır. Bu alanlara yaklaştıkça sol, sınıfsal ayağını kaybetmiş, sınıf mücadelesinin ve en önemlisi sınıf mücadelesine dayalı entelektüel birikimin dışında kalmıştır. Postmodern sanatın yaratmış olduğu kirli hale sadece bir kitle kültürü yaratmamış bu kitle kültürüne uygun sol ve entelektüel(!) kadro yaratmıştır.

Görünür olmak her yerde söz söylemek bir toplumsal hastalığa dönmüştür. Kendine yeterlilik veya kendini bilme yerine, medyatik olma, bir imajla, reklamla var olma sanal bir hastalığa dönüşmüştür. Postmodern sanatla dünya gerçeklik algısını yitirirken solda gerçeklik algısını yitirmiştir.

Şimdi gündelik hayatta bu olgulara karşılık gelen bazı durumlarda bahsedeceğim. Fakat burada tek tek isimler vermek istemiyorum. Zaten vereceğim örneklerde çoğu gündelik hayatımızda öne çıkan durumlardır.

Malatya’da iken bir yazar kalın kallavi kitabını imzalayıp verdi. Bir roman hem de tarihi bir roman. Ama bu roman değil, roman öncesi bir taslak. Bu arkadaşa bunun roman olmadığını anlatamazsın. Bu arkadaşı eleştirsen, bu arkadaş o eleştiriyi hakaret olarak alır. Yine bir arkadaş romanlarını verdi. Sürekli yazan bir arkadaş bu. Hani bir ay kitabı çıkmasa, bir gün kimse ondan bahsetmese depresyona girecek biri. Fakat verdiklerinin hiç biri roman değil. Tamam ajitasyon var. Siyasal şeyler söylüyor. Ama kurgu yok, tip yok, karakter yok. Masal anlatıyor. O yazdığını roman sanıyor. O kitabı basan dijital baskı yapan yayınevi ve o yayınevinin editörü bu kitabın üstüne roman yazıyor. O editörler bile romanın ne olduğunu bilmiyor. Daha doğrusu para gelsin de, nasıl gelirse gelsin diyor. Görünür olmak, medyatik olmak, kültür endüstrisinin çarklarını çevirmek yazarın ve yayıncının temel hedefi olmuş. Böyle yayıncılık olur mu?

Haydi bunları geçtik. Marksist solun önemli bir yayınevi yine Marksist hareketin önemli bir kişisinin romanlarını basıyor. Hem de kallavi. Aldım. Öyle ya bizim cephe de. O yayınevinin roman kuramları, eleştiri ve estetik üzerine kitapları var. O yayınevinin sahibi yıllarca kültür kuramları, estetik, eleştiri üzerine yazmış. Roman değil hiç bir ilinek, bağıntı yok. Nedensellik yok. Tip ve karakter nedensellikler üzerinden oluşturulur. Nedensellikler sınıfsal çelişkiler üzerinden şekillenir. Kurgu üzerine hiç düşünmemiş, çalakalem. Ne diyeceğimi şaşırıyorum. Birde bu kitaba methiyeler yazanlar, imaj oluşturanlar. Yani bir roman çalakalem kurgu, nedensellik yok, karakter ve tip yok. Alımlayıcı da değişimi sağlamıyor. Sadece sınıf savaşımından bahsediyor diye roman mı olacak.

Kısacası postmodern bir eser. Anti sanat, Büyük sanat.

Biz uğraşıyoruz ha babam. Nitelikli, estetik nesne olan eserlerle işçi sınıfını buluşturalım. 

Adam bir kültür kurumunun başına geçiyor. Bir bakıyorsun bu sıradan kişi bir bakıyorsun şair olmuş, filozof olmuş, Bir bakıyorsun bir ödül komitesinde başkan. Kendisi iktidar olmuş, her şeyi biliyor bu arkadaş. Sağımızda solumuzda binlerce böyle tip var. Hiç yanılmayan, iktidar anlayışının tipolojisi içine girmiş, Bildiğin faşist bir tip. Var olmak, medyatik ve görünür olmak için elinden gelen her şeyi yapıyor. Türkiye’de ve dünyada genelleşmiş bir tip bu. Hele bizim gibi sömürge ve işçileşme kültürü az, fason üretimin ve hizmet sektörünün genelleştiği ülkelerde. Bunlar halk diliyle ne iş olsa yaparım abiçiler. Kant anlatır mısın, tabii. Hegel tabii. Kültür kuramları tabii. Orhan Kemal tabii. İkinci Yeni tabii. Bunların tabiileri, anlatmaları bitmez. Görünür olmak adı altında, liyakatin olmadığı bir yaşamı toplumsallaştırırlar. Bunlara laf anlatamazsın. Bunlar yeni tip faşistlerdir. Ben bunlara emperyalizmin postmodern sanatı ve kültürüyle şekillenen evrensel faşistler, diyorum. Bunlarda kendilerinden ve iktidar odaklarına saygıdan başka insani değer yoktur. Bunlar faşist, ahlaksız tipler. İşçi sınıfından uzak olsunlar fakat sınıfın içinde de bunlar. Diyebilirim ki doksanda beri bu tipleri görüyorum. Tipik postmodern evrensel faşistler. Kardeşim Hegel anlatacaksan, Hegel’i çok iyi bilen ona dair kitaplar yazmış insanlar var. Biraz liyakat. Hegel’i eleştiren, Hegel’i aşmış insanlar var. Yıllarca emek vermiş. Biraz liyakat, biraz saygı. Bunlarda utanma duygusu yok. Bu yazıyı da okusalar hiç bir şey olmamış gibi yaşamlarına devam ederler. Bir bakıyorsun İkinci Yeni’yi anlatıyor. İkinci Yeni’ye dair tek satır yazı yazmamış. Bilinen piyasa övgüsünü ve söylenenleri tekrarlayıp duruyor. Kardeşim bunları tekrarlayacaksan neden çıktın oraya. Yeni ve farklı bir noktadan İkinci Yeni’ye bakmayacaksan. Neden kafa ütülersin. Şimdiye kadar İkinci Yeni’yi sorun etmemişsin. Bilinen şeyleri daha alt seviye de tekrar ediyorsun. Ne işin var orada. Yani her şey fason diye, haydi o meta, sende mi metasın? Bilmiyorum, de, yapamam, de. İnsanlığın eksilmez. Bırak bu işi liyakat sahipleri yapsın. Ama yok evrensel faşistler, her yerde görünecek medyatik olacak. Ben kendime İkinci Yeni’yi bilmiyor, algısını oluşturmam. Gerçekten hastalıklı bir bilinçtir bu. O iktidar olmanın verdiği hırstan bir kurtulsa. Bugünkü iktidarda  o rant ve çıkar ilişkisinden kopmadığı için o hırsı sürekli halde şiddete çeviriyor. İşte faşist iktidar kişiliğin temel ayağı bu. Evrensel faşizm. Bir insan elli yıl nasıl iktidarda kalır?

Bunlar da çöküyorlar, derneklere, kültür merkezlerine, sendikalara, partilere bunu da devrimcilik sanıyorlar. Bütün eleştiri gelecek odakları yok ediyorlar ya da etkisiz hale getiriyorlar. Eleştiri ve özeleştirinin olmadığı yapılar oluşturuyor. Yirmi yıl otuz yıl oranın rantını yiyorlar. Eleştiri ve özeleştirinin bütün kaynaklarını bitirene kadar. Kardeşim otuz yıl ne işin var senin orada. Beş dönem, altı dönem milletvekilliği ne ya. Sen kendini bulunmaz Hint kumaşımı sanıyorsun. İnsan utanır. Bu tarz küçük iktidar odakları üzerinden büyük faşist iktidarları oluşur. Bunu bilmez misin?

Hiçbir yapı birleşik mücadelenin ve eleştiri özeleştiri mekanizmasının kurulmasını sağlamıyor. Sadece günü kurtarmak ve çıkara ranta dayalı iktidar ayaklarına sıkı sıkıya bağlanıyor.

Peki bunların nedeni ne? Emperyalizmin altyapı da bizim gibi sömürge yarı sömürge ülkelerde fason üretimi, taşeronluk, hizmet sektörü, fast food ve otomasyon üretim vardır. Nitelikli bir işçinin kendini var edemeyeceği alanlar. Emek üretimiyle işçinin düşünsel gelişimi arasındaki aralık öyle bir açılmıştır ki, işçi emeğinin parçalanıp çok çeşitli alanlara bölünmesinden dolayı. Kendine bir vasıf yüklemekten yani metayı üreten özne olarak görmekten uzaklaşmıştır. Kapitalizmin üretimde bicim değişikliğine gitmesi fabrika veya çalışma alanlarında otomasyon ve seri üretiminin yaygınlaşması. İşçinin ürettiği meta ile kendi emeği arasında ilişki kurmasını engeller duruma gelmiştir. Artık bir metayı sadece tek bir işçinin ürettiği koşullar ortadan kalmıştır. Eskiden bir kunduracı, ayakkabının bütün evreleriyle ilgilendirirdi. Derisini keserdi, hatta derisini bile kendi yapardı. Köselesiyle uğraşırdı. Aynı zamanda kendisi saraçtı. Bir usta denildiğinde tek başına ayakkabıyı yapan kişi anlaşılırdı. Şimdi ise öznelleşmeyi sağlayacak ve belirli ahlaki ilkeleri olan dünyaya emek ekseninden bakan bir ustadan veya işçiden söz etmenin imkânı yok. Böyle bir dünyada emeğine sahiplenir emeğinin takipçisi olurdu. En önemlisi ürettiği ile etik ve sanat arasında ilişki kurardı. Emeğine sahiplenme duygusu bu koşullarda oluşurdu. Günümüz kapitalist dünyasında böyle bir işçi sınıfı kalmamıştır. Otomasyon, fason üretim, taşeronlaşma, hizmet sektörü işçi sınıfının ürettiğine aidiyet duyma duygusunu ortadan kaldırmıştır.

Üst yapıda ise kültür endüstrisiyle ortaya çıkan postmodern kültür sanat eseriyle sanatçı arasındaki ilişkiyi ortadan kaldırmıştır. Sanatçıyla, sanat eseri arasındaki aidiyet duyma duygusunu köreltmiştir. Böyle olunsa sanat adına her türlü meta dolaşıma girmiştir. Sanat eseriyle sanatçı arasındaki ve sanatçıyla veya sanatla toplum arasındaki bağı sekteye uğramıştır. Sanatçı artık ürettiği sanat eserine dair bir aidiyet duymadığı gibi, içinde olması gereken toplumsal sınıfa dairde aidiyet duygusunu yitirmiştir. Bütün bunların hepsi özneleşmeyi etkilediği gibi sanatçının çıkar, rant odaklarıyla hızlı bir şekilde iç içe geçmesini sağlıyor. Sanatçı ürettiği sanat eserine aidiyet duymadığı sürece, sanat eserini var eden nesnel olgulara aidiyet duymaz. Seri üretim ve teknik elemana dönüşme sanatçının ürettiklerine aidiyet duyma duygusunu yitirtir. Artık o da makinenin bir vidasıdır. Böyle bir ortamda sanat eserinin katharsis yaratması ancak kirli bir haleyle olur. Üretilen o esere yöneltilen reklam, tanıtım, ödül, vizyon, imaj yaratma süreçleri o eserin amorf edilmesini sağlar. Sanatçı ile sanat eseri arasındaki diyalektik doku, kapitalist kültür endüstrisinin tüketime yönelik kitle kültürü yaratma çarkları arasında parçalanır.

Sanat eseri toplumsal mücadelenin önemli bir ayağı iken toplumsal yabancılaşmanın önemli bir ayağı olur. Sanat eserinin yaratacağı bütünlük algısı, özgürlük istemi, başka bir dünyaya dair yaratacağı düşsel ve ütopik olgular sanat eserinin dışına itilir. Çünkü sanat eseri postmodern dünyada artık sadece satışa yönelik metadır.

Üstte bahsettiğim tipler altyapıda şekillenen ve üstyapıda belirlenen postmodern dünyanın insanlarıdır. Postmodern kültür dünyada evrensel faşizmi şekillendiren kültürdür. Sanatçının sanat eseriyle arasındaki ilişkiyi yitirmesi, bireysel ve toplumsal ideallerini yitirmesidir. Böyle bir dünyada bu tiplerin çıkması, yaygınlaşması, her alanı ele geçirmesi normal. Normal olmayan bizim bunları karşı ne yapacağımızı netleştirmemek.

Ne diyorduk Anti sanat Büyük sanat.

Önerilen makaleler

2 Yorum

  1. Emeğinize yüreğinize sağlık. Bizde geçen pazar Kafka nın Dönüşüm kitabını Marks’ ın yabancılaşma teorisi ışığında konuştuk. Ayakkabı örneğini birebir bende arkadaşlara verdim. Şimdi yazıyı okuyunca çok mutlu oldum. Bende bir ayakkabı işçisi olarak eleştirilere maruz kalmamak için kendi öykülerimi yazıyorum. Bir iddiam yok. Kundura işçilerinin tarihe notu olsun diye.

    1. Öykülerinizi “editor@mayakultur.com” adresine bekliyoruz

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

"Neoliberal Çağda Sanat-Siyaset İlişkisi" başlıklı MayaDergi Sekiz şimdi yayında.
This is default text for notification bar