Öz mü Biçim mi? Anlam Temelli Hukuk Çerçevesinde Seçim, Aile, Sosyal Hizmetler ve Deprem

Dünyaya egemen sistem olan kapitalist modernizm her şeyi dağıttı yozlaştırdı, zaten insan yetersizliğinin bir sonucu olarak sorunlu olan insan ilişkilerini iyice patolojik hale getirdi. Şizofreniyi kapitalist modernist yaşama içselleştirdi, onun bir parçası yaptı adeta. İkiyüzlülüğü standart hale getirdi.   

Bu yazıyı konuyla ilgili hiçbir içeriksel araştırma yapmaya gerek duymadan sadece aklımda kalan bilgilerle yazıyorum. Neden? Çükü bu yazı ilkelerle, özle, amaçla ve etikle ilgili.

Konuyu tartışmayı örnekler üzerinden yürüteceğim. Ele alacağım ilk örnek T.C. başkanlık seçimleriyle ilgili.

Muktedirler bir yasa yapmışlar. Bu yasaya göre Cumhurbaşkanı 5 yıllığına seçilir ve en fazla 2 dönem görev yapar. Taraflara bakıyoruz. Mevcut Cumhurbaşkanının 3. kez adaylığına istisnalar hariç ciddi bir itiraz yok. Neden yok? Çünkü hukukun aslında guguk olduğunu herkes biliyor da ondan yok. Şimdi bu konuya biraz daha yakından bakalım.

O yasa neden yapılmış? Sebep zaten yetkileri fazla olan Cumhurbaşkanlığı makamının istismar edilmesine engel olmak, en azından zaman olarak kısıtlama getirmek olmalı mantıken. Yani en fazla 10 yıl sınırını getiren bir tedbir almak. İşin özü bu değil mi? Evet bu. Akıl bunu söylüyor. Peki bu tür tedbirlerin özüne değil de biçimine bakma ahlaksızlığını benimsemiş olan kurnazlık ne düşünüyor bu arada? O burayı nasıl delerim diye kafa yoruyor? Bunun için öze, manaya, amaca ve etiğe değil de meseleye şekil olarak bakmak onun işine geliyor. Kendi açısından geçerli sebepleri var. Çünkü böyle görmüş. Bütün kural ve yasaların etrafından işine geldiği gibi ölçüde ne kıvraklıkla dönüldüğünün derecesi oranında alkış alındığını ve ödüllendirildiğini görmüş, onu biliyor.

Konu örneğinde seçimi birkaç hafta erkene alırsak 2. dönem tamamlanmamış olur ve 3. kez adaylığın önü açılır. Öyle mi? Her şeyi kendisine yontan keser hesabına göre öyle olabilir. Peki etik, ilke ve öz ne diyor ve ne demeli? Buradaki konumuz daha çok bunlarla ilgili.

Ayan beyan ortadadır ki buradaki amaç süreyi azami 10 yılla sınırlamaktır ve bu tedbirin aslı, özü budur. Bu özü bırakıp özle, anlamla ilgisi olmayan şekiller üzerinden 15 yıllık hükümranlığın önünü açmak ahlaksızlıktır. Buna yol veren hakimler, hukukçular kanaatlerini özden, manadan değil de şekilden yana kullanırlarsa iktidarın yandaşı olduklarını bir kez daha tescil ettirtmiş olurlar. İşte kurnazlıktan uzak ve adalet temelli gerçek zeka olayı böyle görür.

Ama biliyoruz ki hukukun guguk olma durumu bazı ülkelerde trajikomik düzeylere varsa da aslında global bir sorundur ve yönetici sınıflara içkin olan ikiyüzlülüğün bir türevi ve sonucudur. Sömürü ve talan düzenine dayalı sistemlerin sahiplerinin süregelen muğlaklıklara, entrika çevirebilecekleri ve özü, anlamı değersizleştirecekleri kaypak zeminlere ihtiyaçları vardır.

Bugün muhalefet neden bu absürtlüğü kabullenmiş durumda? Belki güreşten kaçmayan pehlivan rolü oynamak hoşlarına gidiyor olabilir bazılarının. Ama o kadar da saf olmayalım bence. Asıl sebep manayı ve özü ön plana çıkaran ilkeli tutumların ileride kendi ayaklarına da dolanabileceğini algılayabilecek sınıfsal refleksleri ve alicengiz oyunlarının vazgeçilmezliğini kapsayan bir kodeksi içselleştirmiş olmalarıdır. Çünkü bırakalım geleceği, bu muhalefet liderleri şimdiki konumlarına ulaşana kadar bu tür oyunlarda ve yazılmamış kurallarda zaten ustalaşmış, değim yerindeyse işin kurdu olmuşlardır.

Şimdi en iyi ihtimalle 23 Nisan bayramı ya da Berat Kandili çocukları derinliğindeki muhalefet kadrosunu kendi hallerine bırakıp, onların getirebileceği düzenin eskisinin sadece modifiye edilmiş bir versiyonu olacağı bilinciyle (daha kötüsü olma ihtimali de yok değil elbette) anlam arayışı, öz ve biçim bağlamında yaşam içerisinden başka örneklere geçeyim.

Evlilik, kadın-erkek birlikteliğinin özü nedir, biçimi nedir? İdeal versiyonunda bunun için özgür iradeyle birliktelik kararı alınır. Dayanışma, paylaşım temelli, belki de gelecek nesillerin yetiştirilmesini de içeren sevgiye dayalı bir ilişki biçimidir olması gereken. Olayın biyolojik-evrimsel, psikolojik, sosyal temelleri vardır ve dürüstlüğü de önseller içerir. Bu birliktelikler çeşitli sebeplerle bitebilir ve günümüzde çoğunlukla bitiyor. Aslında özellikle içinden geldiğimiz kültürel kökenler göz önüne alındığında yakın arkadaşlık ve dostluklar da (cinsellik unsuru dışında) benzer varsayımsal ideallere sahiptirler.

Bu bağlamda bu tür birlikteliklerin ‘iyi günde kötü günde, hastalıkta sağlıkta beraberlik’ diye ifade edilen, Katolik mutaassıplık versiyonunda ise ‘ölüm ayırana kadar’ ilavesiyle bilinen bir akdi vardır. Gerçekçi ve günümüzde istisnalar hariç geçerli olamayacak olan Katolik katı versiyonunu bir yana bırakacak olursak, sözleşmenin ilk kısmı, gönüllü beraberliğin süresi boyunca mana ile ilgilidir. Yani birlikteliğinin sevgi temelli dayanışmacı özü ile ilgilidir. Tabi ideal durumlardan söz ediyoruz. Bu özü ve anlamı yansıtan ifadenin bir cümle olarak söylenmesi ya da yazılması şart değildir. İşin doğası ve tarihi süreci itibariyle bu ilişkiler söz konusu ifadenin gereklerini barındırmalıdır. İlişkinin biçiminin bir parçası ise, nikah, imza ya da o cümlenin yazılı ve/ veya sözlü formülasyonu olabilir.

Dünyaya egemen sistem olan kapitalist modernizm her şeyi dağıttı yozlaştırdı, insan yetersizliğinin bir sonucu olarak zaten sorunlu olan insan ilişkilerini iyice patolojik hale getirdi. Şizofreniyi kapitalist modernist yaşama içselleştirdi, adeta onun bir parçası yaptı. İkiyüzlülüğü standart hale getirdi.   

Örneğin şöyle bir yaşanmışlık artık pek istisna değil. Evli ve çocuklu bir aile, ilişki bir biçimde sürüyor. Adam bir kaza sonucu ya da iflas yaşayarak ya da hukuki sorunlar yaşayarak, belki de cezalar alarak hastalanıyor, depresyon vs. yaşıyor. Kadın ilişkinin dayanışmacı doğasını reddederek ve gerekirse ‘ben hemşire değilim’ diyerek adamı yüzüstü bırakabiliyor rahatlıkla. Kendisine o cümle, yani sözleşme hatırlatıldığında, ‘Ama ben öyle bir söz söylemedim, öyle bir söz vermedim ki!’ diyebiliyor. İşte özü ve manayı basit çıkarlara kurban ederek biçime sığınmanın bir örneği. Evet sen o sözü söylemedin ama içine girdiğin ilişkinin kendi doğasından getirdiği özü ve anlamı bu. Yani sen bir sahtekârsın. Öz ve biçim üzerinde oyunlar oynayarak ilerlediğini, modernleştiğini sanan, bencil, düşkün bir sahtekâr…

Aynı şeyi, yaşlanma, doğum, hastalık, kaza vs. sonucu görünüş olarak deformasyona uğrayan, cinsel cazibesini yitiren kadına eşinin tavrında ya da can yoldaşını arkadaşını zora düştüğünde yüzüstü bırakan ‘sahte arkadaşların’ durumlarında da görüyoruz.

Anlam ve biçim çağrışımları aldığım bir örnek durumu geçenlerde yazar arkadaşımız Mustafa Güçlü’nün eleştirel bir tutumla yaptığı paylaşımında gördüm. Bir roman yarışmasından bahsediyor. Bu yarışmaya 141 eser başvurmuş ve 6 kişilik edebiyat ağa, hanım ağalarından oluşan bir jüri var. Burada zaten yaratıcılık gerektiren ve ölçüye vurulması zor olan niteliğin esas olduğu eserlerin yarıştırmaların özde anlamsızlığını bir tarafa koysak bile, az çok matematik hesap bilen birisinin jüri değerlendirmesinin formalite/biçimsel olduğunu, seçimin tek tek eserlerin okunmasından başka bazı “ölçütlerle” yapılacağını anlar. Mana, öz ve niteliğin skorlar uğruna kurban edilişinin elit bir örneğiyle karşı karşıyayız bu örmekte.

Örnekler çok ve hayatın her alanına yayılmış durumda. Bu konuda bir farkındalık/ bilinç edinmek, karşılık olarak bedelleri olan bir varoluşu ve yalnızlaşmayı getirebilir. Bazı örnekler sıralayıp konuya devam edelim.

Bilgi edinimi özle ilgilidir, sınav geçmek biçimle.

Yetenekleri geliştirmek özle ilgilidir, sertifikalar biçimle.

Bilgelik/ olgunluk, özle/ manayla ilgilidir, rütbeler, unvanlar biçimle.

Anlamaya çalışmak özle ilgilidir, anlamış gibi davranmak biçimle.

Memnuniyet hali manayla ilgilidir, rakamlarla, imaj ve etiketlerle kendini tatmin olmuş/ ulaşmış göstermek biçimle.

Fonksiyon özle/ anlamla ilgilidir, pazarlama teknikleri manipülatif ve biçimseldir.

Kalite özle ilgilidir, statü sembolleri hegemonyanın biçimsel araçlarıdır.

Gerçek bir gülüş/ kahkaha özden gelir, mesleki gülümseme sahte ve biçimseldir.

Kavradığın bir şeyi özünü bozmadan mümkün olduğunca sade cümlelerle anlatmak öz ve manayla ilgilidir, prestijli isimlerden bol alıntılı, süslü ve karmaşık anlatımlar biçimle ve gösterişle.

Almanya’da yaşıyorum. Duymuşsunuzdur sanırım. Burada sosyal hizmetler önemlidir. Bu işleri görece daha düzgün yapmaya çalışan tanıdıklar alınmasınlar. Onlar da gerçeği bildikleri için düşünüsünce (bazen işlerine gelmese de) bana hak vereceklerdir diye umuyorum. Bu hizmetler (ideal anlamıyla) kamu yararı gözetilerek düşünülmüş. Bütçeden ciddi paralar ayrılarak destekleniyor. Dolayısıyla ciddi bir rant alanı da oluşturmuş.

Kamu yararı gözetiyorum diye bir proje sunulup bazı formaliteler de uyuyorsa ciddi destekler alınabiliyor. Ama gerçekten o kamu yararı gerçekleşiyor mu? İşte işin o kısmı pek de kimsenin umurunda değil maalesef. Yeter ki formaliteler, diplomalar/ sertifikalar, senaryolar uygun olsun. Bir de yalanlarla dolu da olsa beklentilere uygun ‘sonuç/ gelişme raporları’ yazılsın.

Gene bu alanda gençlere çocuklara yönelik destek veren şirketler, sosyal çalışanlar, pedagoglar, dernekler vs var. Bunlar da gene uygun raporları uygun dille verdikleri ölçüde “mış gibi yaparak”, özden uzak bir takım mizansenler sergileyerek paraları cebe indiriyorlar. Bu branşlarda, bilhassa bu proje işleriyle uzun süreli haşır neşir olan kişilerde ciddi bir dejenerasyon ve hatta kişilik bozuklukları olmaması imkânsız gibi bir şey. Çünkü bir tür ‘yasal’ sahtekarlık yaptıklarını, gerçekte o gençlere pek bir yardımlarının olmadığını kendileri de pekâlâ biliyorlar veya hissediyorlar. Bu insanlarla konuştuğumda, bilhassa işin çakalı olacak kadar için içinde olanların özden, anlamdan çok şekil ve formalitelerle, bürokratik gerekliliklerle ilgili olduklarını, tam bir memur mantığıyla hareket edip uyduruk raporlar yazdıklarını ve hayatın diğer alanlarına da bu ikiyüzlülüklerini taşıdıklarını maalesef gözlemliyorum. Bu kişiler acaba elde ettikleri maddi olanaklara karşılık, bence yaşamda en değerli varlıklardan olan potansiyel/reel özgünlük ve yaratıcılıklarını feda ettiklerinin bilincindeler mi? Bütün bunlar onlara ne ifade ediyor acaba? Elbette her zaman olduğu gibi dürüstlüğünü ve samimiyetini  korumaya çalışan istisnalar vardır, o başka.

Durum yıllardır böyle ve daha ben Almanya’ya ilk geldiğimde bu konunun adının konulduğunu ve bir ‘sosyal mafya’ tanımının yapıldığını gördüm.

Ama bir şekilde alan memnun, veren memnun. Çünkü bürokrasi ve iktidarın da işin mana ve özünden çok rakamlar ve biçimle ilgilendiğini biliyoruz. Yani bir şeylerin oluyormuş gibi olması ve arşivlere girecek raporların ‘uygun’ olmaları yeterli. Gerçeklerin ve anlamların rakamlarla ve sahte raporlarla ikame edildiğini görüyoruz. Sistem bütün bunları tolere edecek biçimde bir ekosisteme yer veriyor. 

Aslında bu yöndeki istismar sadece sosyal hizmet alanlarıyla sınırlı değil. Psikoterapi alanı da benzer bir durumda. İyi ve pozitif sonuçlar alabilen gerçek terapist (kasıt diploma değil, o hepsinde var) bulmak çok zor olduğu gibi, o alanda da “mış gibi” yapılıyor ve uygun raporlarla işler geçiştiriliyor ve sorunlar ötelenip bazen daha da kötüleştirilebiliyor.

Bazı istisnaları dışında kronik hastalıklarla ilgili tam bir çöküş ve başarısızlık var tıbbi alanda. Ve elbette ki bu durum çoğunun idealist olduğunu tahmin ettiğim tıp personellerini çok aşan bir sistem sorunu. Elbette ki bu sorunun da temeli, hastayı müşteri olarak gören, kâr ve para eksenli kapitalist modernizmde ve mekanik terapi paradigmalarında. 

Kapitalist ikiyüzlü modernizmden daha fazlasını beklemek ne kadar gerçekçi bilmiyorum. Almanya örneğini vermemin sebebi, Türkiye’de yaşayan arkadaşların gelişmiş batı algılarının gerçekliği üzerine bir kez daha düşünmelerine, daha gerçekçi bir kavrayışa ve çözüm odaklı çabalara katkı sağlamak.

Deprem sonrası kurtarma çalışmalarına baktığımızda çok çarpıcı olgulara, bürokratik ikiyüzlülüğün anıtsal göstergelerine tanık oluyoruz.

Dün Almanca olarak yapılmış bir kısa bir videoyu izledim. O videoda bir Alman genci Türk yetkililerin gelen yardım araçlarını şehir girişinde durdurarak, araçları resmi yazılarla/amblemlerle donattıktan, yani bütün yardımların devlet eliyle yapıldığı algısı oluşturacak bir yalanın organize edilmesinin ardından şehre gönderildiğini anlatıyordu. Daha korkuncu da vardı anlattıklarında. Enkaz altında kalan insanların yabancı ekipler tarafından kurtarılma çalışmaları son aşamasına kadar izleniyor, tam bu son aşamada yabancı ekip kenara alınıp, ‘milli ekipler’ kendileri kameralarla devreye giriyor, yapılan ‘mizansen kayıt’ ve ‘Allahu Ekber’ nidaları ve alkışlar eşliğinde kişi enkazdan alınıyormuş.

Bunları anlatıyordu Alman genç. İşte mış gibi yapmanın en utanmaz, en rezil, en yerli ve milli halleri. Üstelik kutsal saydıkları Tanrı’larını yalan propagandalarına alet ederek yapıyorlar bütün bunları. O her şeyi gözlediği, her işin aslını bildiği varsayılan Tanrı’ya inançlarının da özsel değil biçimsel ve düzenbazca olduğunu ispatlıyor bütün bu yaptıkları.

Bütün bu kepazelikler biçimin dahi ötesince insani değerleri ayaklar altına alacak şekilde mananın ve özün iğfal ve ihlal edilmesinin eşsiz halleri…

Şimdi çok güncel olan deprem dolayısıyla riskli binalara resmi onay vermenin ya da binanın satışını kolaylaştıracak görselliklerine önem verilip, statiğinin ihmal edilmesinin de konumuz bağlamında anlam ve özün ihlal edilerek biçim ve formalitenin egemenliğine örnek oluşturduğu düşünülebilir. Katılırım bu görüşlere. Bir yerde bu doğrudur. Bu konuya detaylıca girmememin sebebi, konunun başka yönlerden derin açılımlarının olması dolayısıyladır. Açıkçası bu bağlamda yüzeysel bir yaklaşımla yasal zorunluluklar/ yasaklar ve bilhassa standart dayatmalarının daha geniş bir perspektifle bakıldığında pek çok sakıncaları olduğunu düşünüyorum. Bir kere yaşam alanlarının düzenlenmesi basit bir barınak sorunu olmanın çok ötesinde, hegemonya ve özgürlükler sorunuyla da bağlantılı derin, felsefi bir konudur. Yani bu yazının kapsamında yüzeysel olarak ele alınması, maksadını aşan  bazı perspektif kaymaları yaratabilir. Konu başka bir yazı kapsamında  özel olarak tartışılmalı kanaatindeyim.

Bu yazıyı oldukça spontane olarak seçim gündemiyle ilgili gelişmeler üzerine yazdım. “Anlam temelli hukuk” kavramı da bu yazı kapsamında olgunlaştı.

Hukuk felsefesi alanında muhtemeldir ki aynı ifadelerle olmasa da benzer yönde tartışmalar yapılmıştır. Bu yönde bir literatür taraması yapmadığım için durumu bilmiyorum.

Şunu biliyorum ki, “Komün Bilgeliği” isimli kitap çalışmamım devamı/ güncellenmesi kapsamında bu kavram önemli bir yer tutacak. Çünkü bilgelik temelinde bir toplumsal yaşam tasavvur edilecekse, en öncelikle hallere, hallenmelere, amaca, öze ve manaya dayalı bir tutum temeli gerekecek. Sahtekarlık, ikiyüzlülük, formalite icabı, mış gibi tavırlar, yüzeysellikler dışlanacak. Özün, mananın, gerçek sebeplerin biçimsel hokkabazlıklara kurban edilme girişimleri suç olarak mahkum edilecek.

Bitirirken şunu da ekleyelim: Burada daha çok biçim öz ilişkisinde özün biçime kurban edilmesine yoğunlaştık. Bundan biçimin önemsiz olduğu sonucu çıkartılmasın. Biçim de önemlidir. Ancak biçimin gerçek değeri öz ile uyumlu hale geldiğinde ortaya çıkar.

Genel anlam arayışına ya da anlamsızlık bunalımına karşı katkı olması dileğiyle. Gerçeğe öze, manaya giden yolda buluşabilmek ümidiyle.

Önerilen makaleler

1 Yorum

  1. Şunu da ekleyelim: Burada daha çok biçim öz ilişkisinde özün biçime kurban edilmesine yoğunlaştık. Bundan biçimin önemsiz olduğu sonucu çıkartılmasın. Biçim de önemlidir. Ancak biçimin gerçek değeri öz ile uyumlu hale geldiğinde ortaya çıkar.

    Genel anlam arayışına, ya da anlamsızlık bunalımına karşı katkı olması dileğiyle. Gerçeğe öze, manaya giden yolda buluşabilmek ümidiyle.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

"Neoliberal Çağda Sanat-Siyaset İlişkisi" başlıklı MayaDergi Sekiz şimdi yayında.
This is default text for notification bar