Kurtuluşun da yine insanda olduğu ancak o dönemin birikimiyle çözülmesi imkansız “matematiksel çok bilinmeyenli bir denklem” gibiydi hayatı. Günümüzde uygarlığın merkezleri olarak anılan kentlerde dahi kimlikleri sürekli sorgulanan, işsiz kalan, bedenlerini satmaya mecbur bırakılan bu insanlar değil mi?

Hayat herkese eşit davranmıyor. İçine doğduğun kültür ortamı, coğrafya, toplumsal ahlaki değerler ve doğar doğmaz mensubu olduğun din ve cinsiyete göre toplumun çerçevesini çizdiği davranış kalıpları, cinsel roller ve her şeyden önemlisi de içinde yer aldığın ekonomik koşullar, birebir olmamak koşuluyla genel olarak kaderimizin belirleyicileri oluyor.

Birbirlerine benzer hikayeleri olan çok insan bilirim; yalnızlık ve çaresizlik içinde yitip gitmiş… Toplumun onlar için belirlediği davranış ve cinsel rol çerçevesinin dışında kalan, bu nedenle, ahlaki olarak büyük ölçüde görünenle gerçek, yaşananla yaşandığı varsayılan arasında derin farklılıkların meydana getirdiği bir ortamda yaşanan insan hikayelerini… Geleneksel ahlaki normların şiddetle ezmeye çalıştığı, bu normlar için tehdit olarak algılanan “normal dışı” insanların dramlarını… Bunlardan biri de yakın bir tanıdığımızdı.

Delilere karşı son derece hoşgörülü olan bir yaşam anlayışının aynı zamanda başka toplumsal gruplara mensup insanlar için ne kadar yıkıcı olabileceğinin/olduğunun bir örneğiydi onun yaşamı. Erkek olarak dünyaya gelmiş ama kendisini kadın olarak gören ve bu doğal durumuna uygun davranan biriydi. Çocukların gördükleri yerde taşladığı, köylülerin hoş karşılamadığı, birçok kez görünürde ahlak timsali olarak bilinen bazı köylülerinin cinsel istismarına uğramış, dövülmüş, horlanmış bir insandı.

Yaraları hem fiziksel hem de ruhsal bakımdan çok derindi. Bu durumu bakışlarından, ezik duruşundan, ürkek konuşmasından anlamamak imkansızdı. Kosiński’nin romanındaki boyalı kuştu o. Kendisini köy toplumunun bir parçası olarak görürdü. Görmeseydi de gidebileceği başka bir yeri de yoktu ki zaten. Cinsel kimliğinin farkına vardığı andan itibaren yaşadığı eziyetleri, kendisini suçlu hissetmesini ama içindeki dizginleyemediği kadını kendine bile anlatmakta zorlanmasını nasıl anlatabilirdi, içinde doğduğu, büyüdüğü, sevinçli, hüzünlü anılar paylaştığı ancak toplumsal cinsiyet tanımları içinde yer bulamadığı için varoluş tarzına düşman bir topluma? Akrabalarının, anne babasının, şu dünyada tanıdığı kim varsa hemen hemen tamamına yakınının kendi içlerinden gelen ama kendilerinden olmayan bu “yaratığa” karşı yapılan kötü davranışlara onay veren veya duyarsız kalan ya da bizatihi bu davranışları gerçekleştiren kişilerden oluşan bir sosyal oluşuma hangi derdine çözüm bulmak için yakınlaşabilirdi ki… Sorunun kaynağından çözümü nasıl bekleyebilirdi?

Ama başkaca çıkar yolu da yoktu. Kurtuluşun da yine insanda olduğu ancak o dönemin birikimiyle çözülmesi imkansız “matematiksel çok bilinmeyenli bir denklem” gibiydi hayatı. Günümüzde uygarlığın merkezleri olarak anılan kentlerde dahi kimlikleri sürekli sorgulanan, işsiz kalan, bedenlerini satmaya mecbur bırakılan bu insanlar değil mi?

Annem; dertlilerin derdini kendisine dert edinmesiyle çevresinde çok sevilen -ve belki de bu karakter yapısının da etkisiyle kırk yaşında kalp krizinden kaybettiğim- annem, o evimize geldiğinde, diğerlerine nasıl davranıyorsa ona da aynı özeni ve saygıyı gösterirdi. Çoğunlukla sokaklarda yatıp kalkmasından dolayı öncelikle banyo yaptırır; bit pire içindeki saçlarını iyice yıkar, tarardı. Üstündeki pılı pırtıyı atar ve ona temiz giysiler giydirirdi. Kalmak istediği kadar evimizde misafir ederdi.

Annemle ve ninemle konuşurken kadın gibi davranması garibime giderdi. Diğer çocuklar gibi taşlayanlardan değildim ama öğretilmiş kültürel ve ahlaki değerler gereği, toplumun bir erkeğe biçtiği cinsel role uygun davranmadığı için -muhtemelen- biz de garip garip bakardık ona. Annemi ve ninemi çok severdi. “Hozna bacım” derken gözlerinin içinin nasıl sevgi ve minnettarlıkla dolu olduğunu görmemek imkansızdı.

Annem ve ardından ninem ölünce uğramaz oldu evin semtine. Yıllar, yıllar sonra Çorum’da bir otomobille ana caddede ilerlerken kaldırımda gördüm onu. Saçı başı dağılmış, zamanın ve yaşadıklarının ağırlığı üstüne iyice çökmüş meczup haliyle kaldırımda son anda fark ettim onu. Arabayı akan trafikte durdurmak mümkün olmadı. İleride durup geri döndüğümde de kaybetmiştim onu. Bir daha ne karşılaşabildim ne de haber alabildim ondan…

Dün; aşağı yukarı altı yıl önce sokaktan evlat edindiğimiz köpeğimiz Nefes’le birlikte kaldırımda yürürken arkamdan bir kişinin bana seslendiğini fark ettim. Dönüp baktığımda, saçı başı dağınık, perişan bir halde yaşlıca birisini görünce “acaba o mu?” diye düşündüm. Dalgın bir duruşu vardı. Derinliğinde zorlu bir yaşamın izleri rahatlıkla görülen gözbebeklerini bana çevirmeden sordu: “Bugün günlerden ne?” dedi. Ses tonundan o olmadığını anladım. “Pazar” dedim. “Hangi aydayız? diye sordu. “Ekim’deyiz, 2022 yılı” diye cevap verdim. Elinde tuttuğu çantaya baktı, sonra “benim burada ne işim var” der gibi bir yüz ifadesiyle sağa sola bakındı, amaçsızca yürümeye başladı. O giderken, arkasından, “yardımcı olabileceğim bir şey var mı?” diye bağırdım. Sadece “yok” dedi; çekti gitti. Annemden baki bir duygu haliyle, “kalacak bir yeri yurdu var mı? diye hayıflandım. Arkasından baktım bir süre. Sonra Nefes de ben de, o kimliksiz yabancı gibi önce sesimizle, sonra görüntümüzle kaybolduk gittik anlamsız bir telaşın gürültüsünde. Hayatın akışının içindeydik ne de olsa… Dışına çıkıp “nereye gidiyorum?” diye soranlara gıptayla bakarak…

(22 Ekim 2022)

Önerilen makaleler

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

"Neoliberal Çağda Sanat-Siyaset İlişkisi" başlıklı MayaDergi Sekiz şimdi yayında.
This is default text for notification bar