Has, Lehv-i Mahfûz ve Şiir

Has şiir diyenler gerçekten bir yanılgıyı sürekli hale getirdiklerini pek düşünmezler. Bunun yanılgı olduğunu bile hiç aklından geçirmeyenlerdir onlar. Has şiir diye bir kategori yok. Güzel şiir var. Çünkü biz öz arama sanatıyla uğraşmıyoruz. Biz estetik (güzellik) üretiminde bulunuyoruz. Yazılmış bir kaderimiz, özümüz yok. Her gün dünyayı değiştirmeye çalışan bir varlığımız var.

“Has”ın anlamı:
– Katışıksız, en iyi cinsten, saf
– Hükümdara özgü olan
– İyi nitelikleri kendinde toplamış olan (kimse)
– Başmaklık

Kullanıldığı yerlere örnek:
– Her medeniyet kendine has değerleri gerçekleştirerek insanlığın ortak hazinesini zenginleştirir.
– Has gümüş.
– Has ahır. Has bahçe.

Şimdilerde bol bol kullanıyorlar “has şiir” sözünü. Has şiir diye bir söylem olmaz. Şiir yazmak estetik bir eylemliliktir. Olsa olsa güzel bir şiir olur. Şiiri olumlamanın karşılığı, güzel demektir. İyi şiir denilmez, dil yanlışlığı içinde çok deriz iyi şiir diye. Ama iyi sözcüğü ahlaki değer yargısını karşılar. Estetik değer yargısını değil. Aynı durum has sözcüğü için de geçerli olup estetik değer yargıları içinde, “has” olarak tanımlanan bir değer yargısı yoktur. Ama sabah akşam “has” şiir diyorlar. Has şiir diye bir kategori yok.

Peki niye yapıyorlar bunu, çoğu bilmemekten. Bilerek yapanların amacı ise saf sanat anlayışının ideolojik zeminini sürekli aktif kılmak için. Saf şiir sözünü en çok kullananlar Yahya Kemal ve devamcılarıdır. Onlara göre şiir doğanın içinde var olan bir şeydir. Tanrı tarafından doğaya yerleştirilmiştir. Şair aynı zamanda tanrının elçisidir, tanrının doğaya yerleştirdiği bu şiiri ortaya çıkartır. Yani o bir çeşit tanrının sözlerini ortaya çıkartan kaşiftir. Tanrının dünyasının dışına çıkmayan, tanrının emriyle hareket eden bir elçi.

“Levh-i Mahfûz”

Levh-i Mahfûz“, korunmuş levha demektir. Olmuş ve olacak her şeyin yazılı olduğu kitap anlamındadır. Aynı zamanda çok önceye dayanan bir kader kitabıdır bu.

Bu Levh-i Mahfûz’u ancak melekler ve şairler algılar. İdealist felsefeye göre kaderlerimiz yazılmıştır ve onun dışında hareket edemeyiz. Ama sadece kader değil, şiirler de yazılmıştır. Biz şairler, tanrının yazdığı o Levh-i Mahfûz’daki özü (has) ortaya çıkartırız. Yahya Kemal kendi estetik anlayışını söylerken, kendisinin doğada var olan şiiri bulduğunu söyler. Kemal’in bütün titizliğinin arkasında, tanrısal olan has şiiri keşfetmek bulunur. Kendi şiirsel amacını çoğu kereler böyle kor.

Bir Marksist’in böyle bir bakışla şiiri anlatması mümkün değildir. Marksist için has şiir diye bir kavram yoktur. Çünkü bir maddeciye, Marksist’e göre şiir keşfedilmez; icat edilir, yaratılır. Yaratıcı olan tanrı değil, insandır. Aslında günümüzde, burjuva estetiği içinde ya hiç kullanılmaz ya da çok az kullanılır has şiir sözü. Çünkü şiir eylemliliği pratik bir üretimdir, donuk bir üretim olmadığını burjuva estetikçileri bile kabul etmiştir.

Şimdi başka bir duruma bakalım. Sokrates der ki: “Beni konuşturan ben değilim, benim içimdeki Daimon.” Daimon’un bugünkü karşılığı cin, peri. Bir başka peri de Eros’tur, aşkın perisi. Biz aşık olmayız, aşık olmamızın nedeni ancak Eros’un bizim içimize girmesidir. Bilirsiniz, şairin perisi ilham perisidir. İlham perisi gelmeden şiir yazamaz şair, hâlâ çoğu kişi böyle düşünür. Günümüzde ise peri atılmış, ilhama dönmüş. İlhamsız şiir yazamaz şair. İşte bu periler ve cinler idealist düşüncenin başlangıcıdır. İdealist düşüncenin başlangıcı olduğu gibi, tanrısal düşüncenin de başlangıcıdır. Şiiri bize yazdıran, söyleten içimize yerleşmiş cinler ve perilerdir. Eski çağlarda her şeyin bir cini, perisi ya bir ruhu vardı. Beden ancak ve ancak bir Levh-i Mahfûz’du. Yeter ki sen içine bakmayı bilmeyi bil. Bedenin seni nasıl kitlediğini gör ve kaderinin yazıldığı Levh-i Mahfûz’u anla. Eski çağlardaki bu düşünceye göre hiç kimse ruhundan, cininden, perisinden ayrı hareket edemezdi. Bu işte tarih içinde kökleşen ve hâlâ devam eden ruh beden çatışmasıdır.

Antik Yunan tragedyasının kökeninde kader anlayışı vardır. Trajik unsur, kimsenin kaderinin dışında hareket edememesine dayanır. Bizim bütün hareketlerimiz bu kadere göre belirlenir. Peki bu kader nedir, bu kader tanrıların, perilerin ve cinlerin bize yazdığı özdür. Öz (has) aynı zamanda içimizde saklı olandır. Toplum bu kader anlayışının şekillendirdiği tragedya ile kontrol etmeye çalışır, korkutulur ve denetlenirdi. Tragedya şunu söylerdi: Hiç kimse, tanrıların ve perilerin yazdığı özünün (hasının) dışında hareket edemez.

Bu bir Platon estetiğidir. Bizler özümüzün dışında hareket edemeyiz. Özümüz, kaderimizdir. Bu noktada herkes ideaya yüzünü dönmeli yani özünü bulmalıdır. Şiirin hası da (özü de) bu anlayıştan gelir. Yani Platoncu idealist estetiğe göre, bütün bu yazılmış şiirlerin dışında öyle hava da asılı duran veya maddeye gömülü has şiir vardır. Platoncu düşünce, bütün şiirleri reddeder hep, has şiiri arar. Bu has şiir Levh-i Mahfûz içinde korunan tanrısal sözlerdir. Ama ne yazılı kader vardır ne has şiir. İdealist Platoncu düşünce buna inanabilir.

Şimdi bazıları Hasan Hüseyin tarzı yazar, kimi divan tarzı kimi Nazım kimi de İkinci Yeni tarzı. Bunların hepsi de şiirdir ve kendi içinde güzeldir. Peki bunlar ne demek istiyor; yok bunlar şiir değil, en has şiir Nazım Hikmet tarzı veya İkinci Yeni tarzı. Aslında kafasından uydurduğu bir şiir o. Amacı birilerine yol göstermek değil; has şiir diyerek şiirde kendi iktidarını kurmaktır. Buna ek olarak, idealist mantıkta tanrı katında yazılan şiirin kendisi tarafından görüldüğünü söyleme de vardır. Böylece o şairden çok peygamber, gaipten haber getiren bir tanrı elçisi, mistik bir varlıktır. Zaten has şiir deyip de arkasından hiçbir şey söylemeyenlerin çoğu, kendisini tanrının elçisi gibi veya gizem çözücü gibi vermeye çalışır.

Has şiir diye tutturanlara şunu diyelim: Has şiir diye bir şey yok. Olsa olsa güzel şiir vardır. Karadır kaşları ferman yazdırır şiiri kendi içinde güzeldir, İkinci Yeni şiiri kendi içinde, Nazım Hikmet şiiri kendi içinde. Siz bu has şiir diyenlere pek kanmayın. Onlar size sürekli kaza yaptıracak idealist trafik polisleridir. Sen her şiire açık ol kardeşim. Bunun yanında has şiir diyorsa biri, bilin ki bir iktidar olma güdüsüyle hareket ediyordur.

Has şiir diyenler gerçekten bir yanılgıyı sürekli hale getirdiklerini pek düşünmezler. Bunun yanılgı olduğunu bile hiç aklından geçirmeyenlerdir onlar. Has şiir diye bir kategori yok. Güzel şiir var. Çünkü biz öz arama sanatıyla uğraşmıyoruz. Biz estetik (güzellik) üretiminde bulunuyoruz. Yazılmış bir kaderimiz, özümüz yok. Her gün dünyayı değiştirmeye çalışan bir varlığımız var.


Kullandığımız görsel, Gustave Doré’nin Inferno (Divine Comedy, Dante) için yaptığı çizimlerdendir. Çalışmada Beatrice’in, Virgil’i Limbo’da ziyaret etmesi tasvir edilmiştir.

Önerilen makaleler

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

"Neoliberal Çağda Sanat-Siyaset İlişkisi" başlıklı MayaDergi Sekiz şimdi yayında.
This is default text for notification bar