Sonsuzluktan beri akıp gelen o zaman, andaki zaman olmayabilir, tıpkı o uzamın da bugünkünden farklı olduğu gibi. Bunda zaten akıl dışı ya da hayrete değer bir şey de yoktur. Toplumsal varlığımız eninde sonunda zaman ve uzamda oluşan boyutlardan arındırıldığında içerdiği anlam ya da tanıma muhtaç olan ‘atomik şey’ diyebileceğimiz bir öze, çekirdeğe bağlı kalıyor. Sanatın dünden evrilerek gelen bir noktası ile bugünkü durağının içinde taşıdığı anlam da öyle… Gelişiyor, değişiyor; an itibarıyla yeni bir biçimi içinde barındırsa da aynı işlevle can buluyor. Çağın zorluklarına, araç ve biçimlerine ayak uydurmak ya da yeni duruma karşı kendini konumlandırmak için sanat da aslında çok fazla sancı çekiyor. Çok eski yüzyıllara ait bir resme konu olan bir nesnenin ayrıntısı çok kaba iken ondan yüzyıllar sonrasında yani uzay ve zaman içindeki gerçeğine daha yatkın bir hareketle yaklaşarak işlevselliğini pekiştiriyor.
Zamanımızın olanakları açısından çok küçük olduğunu düşündüğümüz dünyamızda sanatçı rolü ya da gereğini günümüzde de sürdürmek, çağa uygun yöntem ve araçlarla insana ulaşabilmeyi becermek hiç kolay değil. Günümüzün egemen düzeni, sanatın içini boşaltıp onu bir uyutma aracına, gerçeklikten kopuk insan bilincinin dışavurumu niteliğinde işlevsiz olduğu kadar salt zevk verici bir araca ve piyasası olan bir metaya dönüştürme yolunda örgütlü olarak çok çalıştı, çok para harcadı. Başarılı olduğu ölçüde de bunun meyvesini yedi ve yiyor da… Mesela, sanayileşmenin hızlıca geliştiği ve çalışmaktan bitkin düşüp kendilerini eğlendirecek tek şey olan bir topla futbol denilen bir oyun kuran sanayi işçilerinin bu icadının günümüzde burjuvazinin elinde alabildiğine yozlaşmış, oyuncunun dahi alınıp satıldığı bir piyasa endüstrisine dönüşmüş olmasında olduğu gibi. Daha anlaşılabilir bir gerçekle yapay hayatlar, düzmece ilişki ve mekânlar üzerinde üretilmiş “Türk Dizileri” nin ulusal ve uluslararası bir piyasa anlayışı ile nasıl uyutma ve rol model oluşturmada afyona dönüştüğünü de eklemiş olalım.
Ama biz sanatı sanat olarak algılayanların edinimlerinde onun gerçek işlevinin kaybolmadan insanlıkla birlikte direndiğini yine de görebiliyoruz. Beyrut, bir gece vakti yukarıdan bombalanıyor. Geçmişin dinmeyen acılarının getirdiği ağırlıkla geleceği adımlayan kent sakinlerinin beli; binalarıyla birlikte ikiye, üçe, dörde katlanıp ateş topları ve gümbürtülerle arzın merkezine doğru dibe çöküveriyor. Gün ağdığında yukarıdan aşağıya yere gömülmüş beton, demir, biriket, cam yığınları var binalar kümesinde. Çaresizlik, her yolun birden çıkmaza toslamasıyla ortaya bırakır kendini. Gidenler her şeyiyle gitmiş, geriye bir başkası çıkagelmiş yeni bir durum yeşertmeye koyulmuştur bile. Yıkıntılar üstünde yerleştirilmiş bir çellodan buruk bir ezgi yayılıyor. Evet gidenleri aratır, evet ağlatır, bir sonraki günü acıtır… Ama o ânın Beyrutlular için bir direniş sembolüne dönüştüğü haberi de yayılıyor ortalığa. Kentin gözyaşları gibi durmuyor çello ve çellist. Dumanı savrulan bir enkazdan kalkıp bir başka alandaki enkazın tam ortasına gidiyor.
Ortalık ölüm kalım sessizliğinde, ulu gök dibe geçmiş. Sahi bu dünyada canlı olan şey sadece biz miydik? Değilse ötekilere ne oldu? Alabora çarpıntısından sonraki sesizliğin tam ortasında çellonun telleri acılardan doğabilecek bir sancıyı sağıyor. Öyle ya acıyı ilkin canının çıktığı damardan sağaltmak gerek. Yaşlıca bir adam enkazın kenarında başını göğsüne gömmüş, belki gözyaşlarıyla yüreğindeki ateşi suluyor ve belki de insan olmanın doğurduğu bir utançtan kaçıyor.
İşte “Screenshot 2026-08-02 165512.png” adlı görselde yer alan metnin birebir dökümü:
Uluslararası sermayenin pazar kavgası kendi geleneksel setlerini yıkarken o yıkıntıların altında kalan evsizler, mülksüzler, işgal altındakiler, esir alınmış olanlar önemsenmiyor, görünür kılınmıyor bile… Kadınlar veya çocuklar da mı dediniz? Yok, o da modası geçmiş eski bir merhamet yaklaşımı. Kadınlar, çocuklar kadar erkekler de silahsız. Yukarıdan aşağıya yağan ölüm, canlı cansız cümle varlığı yok ediyor. Gazze böylece bir günü bir yıl gibi geçirerek yaşadı. Yıkıntılar arasından sağ kalıp günler sonra karınca misali yol alarak çıkan çocuk ya da yetişkinler, toz yığını içindekiler, harabelerin arasında kendilerine yaşam kurarken resim de yapıp sağa sola asıyorlardı. Oysa yok! Gazze’nin kanlı tozunu, gözyaşından başka yıkayacak bir damla su bile yoktu… Bükülmüş bir demir çubuğa asılmış resmin altında kendisinden küçük bir çocuğu sarmış bir başka çocuk, yıkık yeni yuvasında muhtemelen resme benzer, rengi solmayan bir hayat düşlüyordu.
Ateş çemberi içinde yumulmuş etrafımızı dinliyor, olacaklara kulak kabartıyoruz. Tahran daha dünden çıkamamışken o günün ateşiyle yüz yüze. İranlılar, ateş altında bombalar yağdıran Yezid’ini karşısına alarak mersiyeler okuyup bir araya geldiklerinde marşlar söylüyorlar. Mecid İntizami’nin “Direniş” senfonisi gecede biriken enkazı önüne katarak Körfez’in derinliklerinden okyanuslara doğru sürüklüyor. Uykusuz gözlerini sabaha çeviren İran halkı, senfoninin yıkarak süpürdüğü barikatların yolundan meydanlardaki dünkü yerine ulaşıyor.
Sanat, toprağın ve de insanın olduğu her yerde boy vermesinden dolayı hem yerel, o denli de evrensel bir değer taşır. Üretici bir varlık ve güç olan insan sanat uğraşını ne için sürdürmeye ihtiyaç duyduysa her koşul altında yeni ve yeniden biçimlendirmesinin bilincini, zorlu da olsa ortaya çıkarmayı becerebilmektedir. Hatırlıyor olabileceğimiz bir piyano vardı hani. Eskiden aristokratların saraylarında, zengin konaklarında yer alan. Ee zaman ve uzam, önüne çıkanı çalkalayıp çatırdatarak çok şeyi değiştirdi. Piyano bugün sokaklara da inebiliyor. Roma’nın, Paris’in, Berlin’in meydanında ses verip dururken Gezi Direnişi’ne de bir koşu yetişmişti. Piyanodan ezgiler yayılıyor; Gezi Parkı, Çav Bella’da geçen vatan toprağının kendisi oluyor. Piyano, zorbalara o anda düzenini sarsacak bir silah olarak görünüyor. Sonrasında ise piyanoyu çalan parmakların sahibiyle sınır dışı ediliyor.
Direniş de bulaşıcıdır. Avrupa’dan gelen piyano sınır dışı edildi. Onun yerini bir başka yer ve zamanda bir başka piyano almıştı; bu sefer Kaz Dağı’nın ormanı, tarlası, suyu, havası için dağa çıkan o piyanoyu gördük, dinledik. Kuşlar dallara üşüştü, ağaçlar selama geçti. Şairler, yazarlar, ressamlar, mimarlar da gördü onu. Piyanodan yepyeni bir ezgi olarak “Kaz Dağı Marşı” yükseldi. Geleceğin hakkı için o an herkes sustu, piyano ile dağ konuştu. Müziğin mayası şiirdense, müzik de söz ve şiire çağrıdır. Piyanonun ezgileri, bir şairin başını döndürdü. Sen misin “Dağlara Çıkan Piyano” diyerekten kolları sıvadı. Aldı eline kalemi, sözleri ince ayarda tartıp cam gibi bir tezgahta yontarak işlemeye koyuldu. /dağlara çıktı Fazıl’ın piyanosu/ağaçlar gördü, kuşlar gördü, ben gördüm/do’yu bir sıçrayışta geçti fakat/mi’ye dolaştı sincabın kuyruğu/acemilik işte gülmesi tuttu tilkinin/renkler sürtünüp durdu yapraklara/rüzgar mı/ne sandıysa çam kozalaklarında bir süre bekledi re/kendini tatilde zannetti si/la şaşkındı/gözlerini silip sağa sola bakındı fa/sol yapıp ilerledi kaplumbağa/sırtında güneş/ne orman halkı alışıktı/ne de Fazıl’ın piyanosu böyle şeylere/
Muhtemel bu şiir de bir biçimde başka şiirlere ya da bir müzik aletinin kendisine ilham kaynağı olarak direniş çemberini genişletecek.
Varolmanın karşılığından biri olan sanatın, imha politikaları dahil her türlü baskıya karşılık ileriye doğru bir adım daha atma, dayanabilme enerjisi oluşturmasına dair güncel olması açısından sıradan birkaç değiniyle yetindik. Sözün düşünce ve fikirlerlerle yoğrulmasıyla verimlenen şiirin, önceki yüzyıla kadar toplumun hareketinde özellikle de itici ve devindirici bir etkiye sahip olduğunu süreç bize göstermiştir. Kitlelerin düşlerini ileri yönde kamçılama, motive etme yönünde şiir önemli bir güç ve silahtı. Bağımsızlık ve özgürlük mücadelelerinde 18. ve 19. yüzyılda ilk akla gelen bazı isimlerden olan Polonyalı şair Adam Mickiewicz, Macar şair Sandor Petofi, Kübalı şair José Marti, şiirini kendi ellerinde yol açıcı bir kuvvete dönüştürenlerdendir. Karmaşık ve çeşitli bir düzeyde seyreden sanat eylemleri, dünden bugüne farklı alanlarda yeni biçimleriyle yolunu genişletmeye devam ediyor.

