Batı-Doğu ve Kuzey-Güney Bağlamında Batı Uygarlığı (Sömürgecilik) – II

Uygarlığı Yunanlara bağlayan Batı anlayışına ilk karşı çıkan düşünürlerden biri “Yunan, boş kafaların sandığı gibi değil” diyen Voltaire’dir. Katerina II ile yazışmalarında Çariçe’nin “Algarotti’nin dediği gibi, her şey Yunanların icadı olduğu doğru mudur?” sorusunu “hayır, Algarotti yanılıyor. Yunanlar hiçbir şey icat etmiş değildir. Mükemmele ulaştıkları pek az şey var, o da aradan nice vakit geçtikten sonra…(Çağlar boyu Yunanlılar, La Gorce, Belge Yay. s. 15) diye yanıtlar.        

İlişki yalnız Mısır’la sınırlı da değildir. Hint düşüncesinin Yunan ve Batı düşüncesine etkisi de önemlidir. Martin Bernal, on dokuzuncu yüzyılda Ortadoğu’ya ilginin azaldığını, Afrika ekininin kötülenmeye başlandığını ve Hindistan’a eğilimin arttığını söyler ve nedenini de Semitizm ve siyah insana karşı oluşan ırkçılık olduğunu savlar. Hindistan’a artan eğilim ise Avrupalılarla ortak ‘Aryan’ kökenli olmaları savıdır.  Alman Tarihçi Prof. Dietmar Rothermud; “Hindistan’daki felsefi ilgi, Alman İdealizmi’nin yükselişi ile derinden bağlantılı… (Batı’yı Açmak: Avrupa Ne Kadar Avrupalı? Milliyetçilik Üzerine, derleyen: Işıtan Gündüz) olduğunu söyler.  Friedrich Schlegel için ise: “Her şey, kesinlikle her şey Hint kökenlidir. (age)Schopenhauer’in öğrencilerinden Paul Deuessen 1893’te Bombay’da yaptığı bir konuşmada; “Hint, Yunan ve Alman metafiziğinin uyumuna” dikkat çekmiştir. Konuyla ilgili çalışma yapan Jan Nederveen Pieterse de Alman metafiziğinin “dünya büyüdür, yanılsamadır” ve Kant’ın “bu yalnızca görüntü, kendindeki şey değil” düşüncesi ile Platon’un “bu bir gölgeler dünyasıdır, gerçekler değil” düşüncesini, temel Hindu felsefesi olan “Vedanta” ile ilişkilendirir.

     Siyah Afrika’nın ve Doğu’nun dirimbilimsel olarak uygarlık üretemeyeceği, ekonomiyi yönetemeyeceği, Avrupa uygarlığının kaynağının Yunan uygarlığı olması ve Avrupa’nın da Afrika ve Doğu’dan etkilenmeyip özgün bir uygarlık olduğu, ırk sınıflandırması açısından beyaz Avrupa’dan aşağı olması düşüncelerinin kökeni aslında sömürgeci anlayışlarının ürününden başka bir şey değildir. Beyaz Batı ürettiği bu gerekçelerle Afrika’ya ve Doğu’ya uygarlık götürmekle kendini görevlendirerek sömürü anlayışını haklı çıkaracaktır. Robert Miles konunun irdelenmesine sınıfsal açıdan yaklaşır. Kenya örneğini vererek, Afrika’ya gidip Afrikalıları tanıyan Batılı sömürgeci girişimciler, üretim ve iş gücü erekli olarak Afrika’ya gittiklerinde Afrikalıları ‘öteki’ olarak tanımlayarak gelmişlerdir. İlk anapara (sermaye) birikiminin sağlanması süreci, Afrikalıların aşağı insan türü olduğu varsayımı temelinde gerçekleşmiştir ve sonuç olarak, kurulan ekonomik üretim ilişkileri özgün düşüngüsel (ideolojik) içerik kazanmıştır: “İngiliz sömürgeciler Kenya’ya ‘ırk’ söylemiyle birlikte vardılar. Afrikalıyı ‘uygarlık’ ölçeğinin dibine yerleştiren ve Avrupalı sömürgecilere özgün sorumluluk veren bir sıralamaydı. İmparatorluğun İngiliz Batı Afrika Şirketi çalışanlarından biri bu yüzden ‘Yerli ırkları yönetmek, bizim ırkımıza doğuştan verilen, gurur duyduğumuz bir yetenektir’ iddiasında bulundu. (Sınıf İlişikleri, Robert Miles, age. S. 175) Miles, bir İngiliz sömürge yöneticisinin, Afrikalıyı kendi üstün ırk anlayışı ile betimlemesinin ardından şöyle özetlediğini aktarır: “Kısaca bu ırk tipinin erdemleri ve kusurları, sevimli çocukların erdem ve kusurlarına benzer; onların güvenini yaşlı ya da daha üstün biri gibi bir kez kazanırsanız, sorgulamadan ve kıskanmadan, isteyerek size güvenir. (age, s. 176)Miles, Darwinizm’e inananların ‘yerlileri uygarlaştırmanın’ korkunç sonuçlar doğuracağını düşündüklerini de aktarır.  Batılı ırkçıların yerli politikası üzerine oluşturdukları bildiri ise şöyledir: “Afrikalı yerli kabilelerle uğraşırken henüz her şeyin, başında olan bir insanla uğraşıyoruz… Ve onları mevcut konumlarından birkaç yıl içinde uygar insan seviyesine çıkartmayı bekleyemeyiz… Irkların evriminin tamamlanması mutlaka yüzyıllar alacaktır. (age, s. 177)Kimileri için ise bu olanaksızdır. Dolayısıyla Batılı efendiler, sömürülerini yasallaştırmak için Afrikalı toplulukların liderlerine dayattıkları kuralları anlaşma olarak benimsetir ve onaylatırlar. Örneğin Masai kabilesinin temsilcileri “belli ve kesin koşulların hiç şüphe yok ki ırkımızın iyiliğine olduğuna inandık” demek zorunda kalır. Britanya İmparatorluğu Toprakları Yönetmenliği’ne göre de “ırklar” Avrupalı, Asyalı ya da Afrika kökenli insanlar, olarak belirlenir. Miles bütün bu durumun sonucunu şöyle bağlar: “Dolayısıyla yerleşimciler Afrikalıları ‘uygaraştırmaya’ geldiklerini söyleyerek bu nüfusu ırksallaştırmış ve zorunlu olarak kendileri ‘uygarlığın’ temsilcisi olarak ırksallaşmış. Bu süreçte tüm dünya süreci ırksallaştığı için, bu gerçekten tümel bir süreçti ve ırkçılık ‘ırklar’ arasında bir uygunluk hiyerarşisi yarattı. (age, s. 178)Bunun sonucunda ise ‘beyaz adam, üstün ırktır’ ve ‘siyah adam” her zaman ucuz işçi ve köle olarak kalmalıdır. Bu da ilk sermaye birikiminin ve ücretli işçinin yani ‘proletaryanın’ yaratılma sürecidir: “Sonuç olarak ırkçılık giderek bir üretim ilişkisi oldu, çünkü sömüren ve sömürülen arasındaki ilişkinin oluşumunu ve yeniden yaratılmasını kesin olarak şekillendirdi: Irkçılık, bir mal üretimi sisteminin kurulması ve yeniden yaratılmasına tarihsel olarak neden olan tarımsal ögelerden biriydi. (Robert Miles, age, s. 188)

Fikret Başkaya da bu durumu şöyle açıklar: “Sömürgeci Avrupalılar önce kendileri ve başkaları hakkında bir dizi gerçek dışı ideolojik safsata ürettiler: Avrupalı akıllı (rasyonel), yetenekli, çalışkan, bilime ve sanata yatkın, keşifçi, bu yüzden üstün bir uygarlık yaratmışsa, ötekiler de bu hasletlerden yoksunsa, ilkel, barbar, geri, azgelişmiş olarak kalmışlar demektir! Zira, onlar rasyonel düşünceden yoksundur (irrasyoneldir), tembeldir, bilime ve sanata ehil değildir, gelenekten yakayı kurtaramaz, keşif ve icat yeteneği yoktur, orada doğu despotizmi geçerlidir, toplum durağandır, kendiliğinden ilerlemesi mümkün değildir… İkinci olarak, bu tür yaklaşımlar bir de modernite patentli, aydınlanma timsali, evrensel bilimsel hakikatler sayıldı… Eğer öyleyse, geriliğe mahkûm söz konusu toplumları hareket ettirmek, kımıldatmak, ‘modern tarihin’ içine sokmak Avrupalıya düşerdi… (Reel Atatürkçülük, Fikret Başkaya, Özgür Üniversite Yay. 2007, s. 147)Irkçı Avrupa bütün bu safsatalara önce kendilerini ardından da bütün yeryüzünü inandırmanın yollarını aramışlardır. Bunun için binlerce yıllık “Batı dışı” ortak düşünce ve bilgi birikimi yok sayılır. Yetmez, Doğu’ya ait bilim ve düşünce insanlarının adları bile değiştirilir (örn: İbni Sîna-Avicenna, El Kindi-Alkindius, İbni Rüşt-Averros).  Oysa tarihsel gerçekler hiç de öyle değildir. Yirminci yüzyılda ve özellikle ikinci yarısında bu düşüncelere karşı Avrupalı birçok düşünür ve bilim insanı ciddi eleştiriler yöneltir.

Yapılan araştırmalarda geçmişte, insanbilimcilerin Batı ekininde yer almayan ve Batılı olmayan kaynaklardan gelen şeylerin uzun uzun listelerini tuttukları ortaya çıkmıştır. Hatta yalnızca ekinsel alandan değil, bilgi, felsefe, fizik, kimya, fizyokimya, teknoloji, metalürji, tıp, gökbilim (astronomi), abc (alfabe), sayısal sistem, cebir, matematik, mimari biçemler vb. birçok bilim ve teknoloji alanından kaynakların Avrupa’ya, Avrupalı olmayan alanlardan geldiği kanıtlanmıştır.  J. N. Pieterse, on dördüncü yüzyıla değin Avrupa’nın değişmez şekilde bilgi ve teknolojinin alıcısı olduğunu ileri sürer. Avrupa’dan Doğu’ya ihraç edilen ilk teknoloji ürünü 1338 yılında saattir. Ne var ki bu da Avrupa’ya özgü bir buluş değildir; çünkü mekanik saatlerin Çin’de on birinci yüzyıldan beri kullanıldığı bilinmektedir.

Etkileşim bununla da kalmaz. Avrupa ekinini (kültürünü) ‘moda’ anlayışıyla değişik dönemlerde etkileyen Afrika ve Doğu ekinleri söz konusudur. Örneğin Türk usulü, Çin usulü, Etopyacılık, Mısırcılık, Doğuculuk yani Oryantalizm, Japonculuk, ‘L’art negre’ dedikleri siyah sanat anlayışı, ilkelcilik (primitivizm) hep belli dönemlerde Avrupa ekinini ve sanatını etkilemiş Avrupa dışı etkenlerdir. Avrupa’da üretilen kimi gemilerde Arap ve Çin etkileri olduğu, Avrupalıların gemilerinde kullandıkları pusulayı Çin’den aldıkları, Afrika kıyılarının da bir kıta olduğunu Cebelitarık’taki Arap denizcilerden öğrendikleri bilinmektedir. 1453’te Bizans’ın düşmesinden on dokuzuncu yüzyıla değin, gerek Osmanlıların kendilerine büyük bir tehdit oluşturması gerekse Doğu’ya açılan kapı olması nedeniyle “Türkler” dedikleri Osmanlı’ya karşı büyük bir hayranlık duyulur. Türk kahvesi, tütün, bal, sarık, kâğıt, süsleme biçemleri, lale başta olmak üzere kimi bitkiler, halı gibi birçok ekinsel ürün Avrupa ekinini uzun yıllar etkilemiş değerlerdir.

On üçüncü yüzyılla on beşinci yüzyıl arası Batıda Etopyacılık dönemi olarak geçer. Kraliçe Şiba’nın resimlerde siyah biri olarak betimlenmesinin, Aziz Moris gibi birçok siyah azizin ortaya çıkmasının nedeninin bu dönemin etkisi olduğu söylenir. İpek Yolu ya da bir başka deyişle Baharat Yolu ile birlikte Avrupa, çay, porselen, ipek gibi birçok ürünle Uzak Doğu ve Çin etkisi ile bezenir. Francis Bacon 1620’de Uzak Doğu buluşları olan matbaa, barut ve pusulanın bütün dünyanın durumunu ve görünüşünü değiştirdiğini söyler. Robert Temple Uzak Doğu’nun Avrupa’ya etkisini şöyle anlatır: “Modern Tarımın, gemiciliğin, petrol endüstrisinin, astronomi gözlemevlerinin, müziğin, matematikte onlu sistemin, kâğıt paranın, şemsiyenin, oltaların, el arabasının, çok kademeli roketlerin, silahların, sualtı mayınlarının, zehirli gazın, paraşütlerin, sıcak hava balonlarının, insanlı uçuşların, brandy’nin, whisky’nin, satranç oyununun, matbaanın ve hatta buharlı makinenin temel çiziminin, hepsinin Çin’den geldiğinin farkına varmak, Batılılar için olduğu kadar Çinliler için de şaşırtıcıdır. (Milliyetçilik Üzerine, derleyen: Işıtan Gündüz, s. 124)  On sekizinci yüzyıl ise Mısır uygarlığının ve “Oryantalizmin” Avrupa’yı etkilediği dönemdir. Özellikle Napolyon’un Mısır seferi ile birlikte doruğa çıkar. Şairinden bestecisine birçok Avrupalı sanatçının ürünlerinde bunun etkisi açıkça görülür. Hint ekininin etkisi ise Avrupa’yı özellikle de Büyük Britanya’nın Hindistan’ı işgaliyle birlikte İngilizleri hemen hemen yirminci yüzyılın ortalarına dek görülür.

Birçok Batılı düşünür, İslam dünyasının Asya ve Afrika’dan gelen köklü geçmişle Helen uygarlığının etkileşiminin ürünü olduğunu söyler. Avrupa ile Doğu arasında yer alan Bizans ise uygarlıkların kavşağında bir sentez oluşturmuştur. Haçlı seferleri ise yalnızca Hıristiyanlık ile İslam arasında bir düşmanlık değil, aynı zamanda geçişmeli bir ilişkidir. J. N. Pieterse için on ikinci yüzyıl Rönesans’ı ve Avrupa’daki daha sonra gerçekleşen Rönesans dönemleri Bizans ve İslam dünyalarının uzun süren karşılıklı etkileşimlerin sonucu ortaya çıkmıştır. Endülüs Emevileri’nin Avrupa’ya imzasını attığı Arap ekini etkisi ise bugün bile birçok alanda kendini göstermektedir.

Avrupa ile Doğu, özellikle de Osmanlı arasındaki ilişki salt bilimsel ve ekinsel alanda gerçekleşmez. Askeri ve siyasal alanda da önemli etkileşimler söz konusudur. Katoliklerin, Papa’nın ve İspanyol Habsburg İmparatorluğu’nun baskılarına karşı Osmanlının Sefarad Yahudileri ile direnen Hollandalılar yanında hem ekonomik hem de askeri destekte bulunduğu Batılı tarihçilerin ve araştırmacıların çalışmalarında açıkça yer almaktadır. Bir Hollanda özdeyişinde yer alan “Türkler Papacılara yeğdir” sözü bu dönemden kalma bir özdeyiştir. J. N. Pieterse, Osmanlı’nın 1683’te Viyana kapılarına dayandığında Batı’nın daha oluşmadığını, Batı denen Avrupa’nın on dokuzuncu yüzyılın üretimi olduğunu, Türk biçemi denen modanın on sekizinci yüzyılda Avrupa modasının ayrılmaz bir parçası haline geldiğini söyler.  Mozart, Voltaire, Goethe gibi büyük sanatçılar Türk örgeleri ile işlenmiş yapıtlar üretir.

Peki, F. Başkaya’nın dediği gibi, Yeni Dünya’nın yani Amerika’nın bulunuşundan önce Asya’nın batı ucunda yoksul bir tarımsal yarım ada olan,  dünyanın geri kalanına sunabileceği pek bir şeyi olmadığı için dünya ekonomisinin önemsiz bir unsuru durumundaki bugün Avrupa olarak bilinen coğrafi bölge nasıl oldu da diğer bölgelere hükmeden ve sömüren bir yer durumuna geldi?

Batı’nın yükselişinin genelde 1500’lü yıllarda başladığı söylenir. Bunun kaynağı da fetihlerle başlar. F. Başkaya bu gelişmeyi de şöyle açıklar: “Orta Çağ’daki Haçlı Seferleri tam da bu ihtiyaçtan doğan bir macera idi. Daha sonraki dönemde (15. yy) İspanya’dan Yahudilerin ve Endülüs Müslümanlarının atılması, Batı Afrika’dan köle ticareti ve 1492 sonrasında İspanyollar tarafından Amerika Kıtası’nın fethi, birikmiş zenginliğin yağmalanması, oradaki uygarlıkların tarih sahnesinden silinmesi, jenositler ve katliamlar, Avrupa’dan taşınan bulaşıcı hastalıklar sonucu ortaya çıkan emek açığını kapatmak üzere Afrikalıların avlanıp köleleştirilerek Amerika’ya taşınması, Avrupa denilen bölgenin altı katı büyüklüğündeki Amerika toprağının Avrupalıların özel mülkü haline getirilmesi; değerli madenlerin (altın, gümüş) çıkartılıp Avrupa’ya taşınması, daha baştan kapitalist nitelik taşıyan tarımsal plantasyonların açılması… Atlantik bölgesi önemli bir ekonomik-ticari merkez haline getirildi. Avrupa’nın zenginliği esas itibariyle üç kıtanın beşeri ve doğal zenginliğine ve servetine el koymaya dayanıyordu. (F. Başkaya, age)”  

Jan Nederveen Pieterse ise Batı ve Batı dışı dünyalar arasındaki kesişim noktasının söylendiği gibi (birçok öykünün başladığı) 1500 değil Marks ve Wallerstein’de olduğu gibi 1800’dür. Önceki dönem, Avrupa ve Avrupa dışı dünyayla “esas olarak (karşı karşıya) öğrenme” biçimindedir. Bu öğrenme şekillerinden biri de “savunmaya yönelik asimilasyon”dur: “Avrupa dışı kültürler, Avrupa (kendini inşa etme sürecinde), onlara karşı daha iyi silahlanıp kendini daha iyi koruyabilsin diye, asimile edilirler. (Jan Nederveen Pieterse, age)1800 sonrasında ise hegemonya dönemidir. Artık önceleri Avrupalının “düşler ülkeleri ve cennet bahçeleri” olan Avrupa dışı kimlik değiştirilir. Zaten içten içe hep var olan olumsuz değerlendirmeler öne çıkar. Doğu, çürüme, bozulma ve baskıcılığın (despotizm) beldeleri olarak yeniden yaratılır. Afrika arık “karanlık kıta”dır: “Öcüleştirme tavırları takınılmış ve baskı politikaları izlenmiştir.” Eskinin özentili öykünmeciliği artık “Türk çılgınlığı, Mısır çılgınlığı” gibi küçümseyici anlayışa dönüşür.  Jan Nederveen Pieterse bunun aslında nasıl bir yanılsama ya da çarpıtma olduğunu şöyle açıklar: “Batı kültüründeki Avrupa dışı etkileri nitelemek için kullanılan başka bir terim, içine alma’dır. Böylece dünya-sistemi kuramında, Avrupa ya da Batı, ‘modern dünya sistemi’ sıfatıyla, ‘dış bölgeleri’ içine alır (Wallerstein 1974). Bu, tarihsel dinamiğin çok yanlış bir sunuluşudur: gözden kaçırılan şey, ‘Avrupa’nın sadece bu Avrupa dışı etkileri almakla kalmayıp aslında onlar tarafından oluşturulduğudur, yani Avrupa’nın kendinin küresel etkilerden yaratıldığıdır. (age)  Jan Nederveen Pieterse bu etkileşimin zaman içinde karşılıklı olduğunu ve küreselleşme ile birlikte de bir sentez ekine dönüştüğünü söyler: “…çıkan sonuç, bir yere kadar, Avrupa uygarlığı dediğimiz şeyin, aslında tarihsel, siyasal ve coğrafi nedenlerden ötürü, bize Avrupalı ya da Batılı bir sentez biçiminde gelen evrensel bir insan mirası olduğudur. Soy kütüğü kıtalararasıdır, sentez ise Avrupalıdır.(age) Dolayısıyla yeryüzünün merkezine kendilerini koyan “modern dünya”nın tarihi, anamalcılık (kapitalizm), yayılımcılık ve sömürgecilik (emperyalizm) tarihidir.

Batılı düşünürler de aynı sorunun, yani Rönesans’ın, demokratik devrimin, sanayileşmenin ya da genel anlamı ile modernleştirme çağının neden Avrupa’da gerçekleştiği sorusunun yanıtını ararlar. Bunun iç kaynaklı ve dış kaynaklı olmak üzere iki etmeninin olduğu söylenir. İç kaynaklı yaklaşım ise kolaylıkla şovenizme yani ırkçılığa yol açabilen, Avrupa’nın özgünlüğü ve benzersizliği savına ulaşır. Calvincilik ve Protestan ahlak gibi gerekçelerle, beyaz ya da Kafkas ırkının erdemlerinden, diğer insanlara ise doğa tarafından daha az yetenek verilmiş olduğundan söz edilir. İmparatorluk ve merkezi yetkenin diğer yerlerdeki kadar gelişmemiş olması bir başka gerekçe olarak gösterilir. Avrasya’nın bir parçası olan Avrupa’nın yerparça (coğrafi) olarak kendinin ötesinde gidebileceği tek yönün batıya doğru gitmek olduğu, tarihsel olarak da güneye ve doğuya giden yolların İslam dünyası ve Selçuklu tarafından kapatıldığı için Avrupa’nın on altıncı yüzyıldan başlayarak zorunlu olarak Okyanusa yönelmesi dış etmenler olarak saptanır.  Avrupa artık Akdeniz Avrupa’sı değil Okyanus Avrupa’sıdır.  Dolayısı ile 1500 ve 1800 yılları arasında sanayi devrimini oluşturan kültürel gelişim ve sermaye birikimi düzeyine ulaşılır. Avrupa’nın küresel öncülüğü de bir anlamda o tarihten sonra başlar. Batılı düşünürlere göre “Avrupa’ya özgü olan şey, unsurların kendisi değil, onların bileşimidir. Her ekinde bulunan unsurlar Avrupa’da bir sentez yaratmıştır. Buradan da, Yunan, Roma, Hıristiyanlık, Rönesans, Aydınlanma’nın ekinsel birer karışım olduğu ortaya çıkmaktadır. Yunan uygarlığı, Mısır, Fenike ve Asya uygarlığının ileri noktasıdır. Roma uygarlığı da Yunan, Mısır ve Kartaca’ya büyük oranda borçludur. Hıristiyanlık zaten bir Asya dinidir. Rönesans, Arap uygarlığı aracılığı ile getirilen Helen uygarlığının yeniden ortaya çıkışıdır. Aydınlanma çağı da Avrupa dışı etkilere son derece açık başka bir dönemdir.” Avrupalı düşünürlerin bu görüşlerinin yanında Protestanlığın ve Kalvinizm’in Anadolu ve Yunus düşüncesinden etkilendikleri tarih incelemelerinde açıkça görülür.

Batı ilk olarak üstünlüğünü dine yani Hıristiyanlığa dayandırır. Kentsoylu ve sanayi devrimleri sonrası bu üstünlük dinden ırka kayar ve ırk üstünlüğüne dayandırılır. Nazizm’in ve Faşizm’in İkinci Paylaşım Savaşı sonucu yenilmesi ile artık ırk yerini ekinsel üstünlüğe bırakır. Jan Nederveen Pieterse, Batı’nın bu Batı-dışı ekin ve uygarlıkla etkileşimini şöyle açıklar: “Batı-dışı dünyalarla kültürel geçişme, Avrupa’nın yüzyıllar boyu küresel ticaret ve ilişkilerindeki yapısal aracı konumunun sonucudur. Emperyalizm, baskı ve dayatma, hikâyenin yalnızca, göreli olarak geç kalmış sayılabilecek ve kısa ömürlü bir yüzüdür; özümleme, asimile etme ve uyarlama, emperyalizmin narsizmi tarafından gölgelenmiş olan madalyonun öbür yüzüdür. Avrupa kültürü, melez bir kültürdür. (Jan Nederveen Pieterse, age)

  1. Başkaya bu anlayışı şöyle açıklar: (Batı) … kendilerini hep ‘büyük insanlık’ karşısında alacaklı saydılar. Oradaki mantık da kabaca şöyleydi: Avrupalı ‘öteki halklara’ manevi şeyler veriyor, onları medeniyete sokuyor, kendi üstün-eşsiz medeniyetinin ürünlerine onları ortak ediyor… Oysa, sömürgelerden gelen maddi şeylerdi ve hiçbir zaman kendi sunduğu yüksek manevi değerlerin karşılığı olamazdı. (…) Şimdilerde yeryüzünün lanetlilerine insan hakları, demokrasi, insanî yardım, rejim değişikliği, Büyük Ortadoğu Projesi, vb. önermiyorlar mı? Buna petrol karşılığı insan hakları ve demokrasi de diyebilirsiniz… Ama emperyalistler hep alacaklı kalmak şartıyla… (F. Başkaya, age, 152)

Batılı beyaz adamın, keşifler tarihi ile başlayan anamalcılık, sömürgecilik ve ırkçılık tarihi yayılımcılık (emperyalizm) aşamasıyla günümüze dek aralıksız sürer. Yayılımcılık (emperyalizm) sürecine geç başlayan Almanya’nın yeryüzünün nimetlerinden pay alma hırsıyla başlayan Birinci Paylaşım Savaşı’nda yüz milyonlarca insan katledilir. Her ne denli beklemedikleri bir gelişim olan Sovyet Devrimi ile ereklerine yeterince ulaşamasalar da Avusturya-Macaristan ve Osmanlı gibi imparatorluklar çökertilir ve başta petrol olmak üzere Ortadoğu’nun cevherleri Batı’nın denetimine geçer. Milliyetçiliğin gelişmesi Avrupa’da ulus devletlerin de şekillenmesini sağlamıştır. Irkçılık ve yeryüzünü paylaşma hırsı Avrupa dışı olmaktan çıkıp Avrupa’yı da sarmaya başlar. Bu hırsın ürünü İkinci Paylaşım Savaşı’nda da yüz milyonlarca insan katledilir ve yeryüzü yepyeni bir paylaşım içine girmiştir. Artık Batılı beyaz adam yeryüzünün tek efendisi değildir. Karşısında sosyalist Doğu Blok’u ve Çin gibi sosyalist bir duvar vardır. Sömürü hırsından vazgeçmeyen beyaz adam ABD öncülüğünde NATO adında yeni bir sömürü işbirliği oluşturur ve bu hırsla önce Kore ardından Güneydoğu Asya, Vietnam Savaşı batağına saplanır. Batı’nın uygarlık götürme bahanesi bir savaş makinesine, insan kıyımına dönüşmüş, yeryüzü kan gölüne dönmüştür. Batılı beyaz adamın önündeki sosyalist Doğu Blok’u yıkılmalıdır. Sovyetler Birliği’nin çöküşüyle birlikte bu da gerçekleşir. Beyaz adamın komünizme karşı oluşturduğu örgütlü güç olan NATO’nun önünde artık yeryüzüne uygarlık dağıtmak için engel kalmamıştır. Önce Yugoslavya, Çekoslovakya gibi güçlü rakipler parçalanır. Gürcistan’da gerçekleştirdiği “Kadife Devrim” ya da Gül Devrimi” ve Kırgızistan’da da “Lale Devrimi” ile Doğu’nun efendilerinden Rusya sarılmaya başlanır. Irak’a milyonlarca insanın ölümü pahasına demokrasi götürür ve karşılığını petrol başta olmak üzere yeraltı zenginlikleriyle ve kaçırdığı tarihi eserlerle ödetir.  Sovyetler Birliği’ne karşı elleriyle yetiştirdiği Taliban beyaz adama karşı görevini yapmış, işini bitirmiştir. Artık beyaz adamın uygarlığı için bir tehlike olmuş ve yok edilmesi gerekmektedir. Uygarlık ve demokrasi götürmek adına yine milyonlarca insanın ölümüne neden olan yeni bir bataklığa, Afganistan bataklığına saplanır. Batılı beyaz adamın yeni uygarlık ve demokrasi tasarısı BOP (Büyük Ortadoğu Projesi) ile Ortadoğu’da yeni sınırlar çizilir. Libya kanla, vahşetle parçalanır. Suriye işgal edilir, parçalanır, sonu gelmez bir savaş ve göç bataklığına döndürülür. Şimdilik son oyunu da Ukrayna’dır. Turuncu Devrim yetmez, yine milyonların ölümü demek olan Ukrayna-Rusya savaşına efendilik yapar.

Keşifler tarihi ile başlayan bütün bunlar uygarlığın sahibi ve insanlığın efendisi ırkçı, sömürgeci “beyaz adamın” uygarlık yaratma yeteneği olmayan, ilkel varlıklara uygarlık ve demokrasi götürme görevi nedeniyledir. Bu görevin karşılığı da başta petrol olmak üzere yeraltı, buğday vb. gibi yerüstü zenginlikleridir. Özetle “bezay adam”ın uygarlığı, insan hakları ve demokrasisi; yeryüzü için ırkçılık demektir, işgal demektir, kan demektir, sömürü demektir.

 

17.4.2023

Adnan ACAR

Önerilen makaleler

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Yeni yayımlanacak matbu dergimiz MayaM Dergi yakında...
This is default text for notification bar