Genel toplumsal çürüme hayatın her alanını sarmış gibi. Bu çürüme artık kapitalizmi değiştirmek ve dönüştürmek için mücadele etme iddiasındaki sola da sirayet etmiş durumda. Günümüzde yaşananlar çürümenin boyutunu göstermek açısından ilginç.
İzmir’in sahil bölgelerini ele geçiren Folkart halkın genel kullanımına açık olması gereken alanlara devasa büyük ve postmodern binalar dikmiştir. Bu tür ranta açık arazileri rahat bir şekilde kullanımına açmak Folkart’ın sahiplerinin iktidarla kurdukları güçlü çıkar ilişkilerini göstermektedir.
Bu anlamıyla kent suçu işleyen Folkart’ın sahipleri, pervasızlıklarını kapatmak için bir Nazım Hikmet sergisi düzenlemektedir. AKP’nin kurucusu olan Ethem Sancak’ın kardeşinin şirketi olan Saya Holding, Nazım Hikmet sergisi düzenleyerek, İzmir’e karşı işlediği suçların üstünü örtmeye çalışırken aynı zamanda, İzmir bizimdir, asıl sahibi biziz, diye mesajı vermektedir.
İzmir’in en büyük sermaye gücü olan Saya Holding’in sanat ve kültür alanına müdahale etmesi, kültür sanat alanında gerekli olan ideolojik üstünlüğü elinde tutma isteğidir. Bu olgunun bir yanı İzmir belediyesindeki değişimi yönlendirme ve değişim sürecinde bir inisiyatif ortaya koyması ile ilgidir. CHP’li belediye başkanının AKP’ye geçmesiyle bu inisiyatifin güçlü şekilde ortaya çıkması arasında ilişki vardır. Nazım Hikmet sergisinin protokol açılışına, AKP milletvekilleri ve AKP yöneticileri yoğun şekilde katılırken sadece CHP’den AKP’ye geçen belediyenin ilhakını kutlamıyorlardı, İzmir’de her alana artık eskisinden daha kolay şekilde her zaman müdahale edeceklerinin işaretini veriyorlardı.
Bütün bunlara rağmen bazı solda tutum sergileyen kendilerine Marksist, anarşist diyen sanatçıların sermayenin sanata müdahale etmesini olumlaması hatta bu sergi ile şekillenen etkinliklerde başrole soyunması çürümenin boyutunu göstermesi açısından ilginçtir. Bu arkadaşlara eleştiri yöneltildiğinde ani bir refleksle düşmanca verdikleri cevaplar, çürümenin ve çöküşün zihinsel olarak nerelere uzandığının ipuçlarını veriyor.
Bu arkadaşlardan birisi geçenlerde; “YKY şimdiye kadar güzel işler yaptı. Hiç müdahale edildi mi, gören var mı?” deme gafletinde bulundu. 1990 süreci aslında İnsancıl, Damar, Gerçek Sanat ve Evrensel dergisinin YKY’nin sanata müdahale etmesini eleştiren yazılarla doludur. Fakat bu arkadaşın/arkadaşların anlayamadığı sanata yatırılan sermaye ile hedeflenen sadece solun entelektüel kitlesini elde tutmak değil, aynı zamanda bir yayın tekeli kurarak alanı denetimleri altına almak gibi bir politikanın parçası olduğudur.
Bugün gelinen noktada YKY, ülke çapında büyük bir yayın tekeli kurmuştur. Büyük kitapevlerinin raflarının ve stantlarının %20’sini elinde tutuğu gibi kendi yayınlarının satışını, kitapevlerine dayatmaktadır. Kriz süreçlerinde, büyük sermaye gücünden birikiminden bir şey kaybetmez, yoksullaşmanın aksine büyümeye devam eder.
Kısacası kitabevlerine direkt müdahale ettiği için krizden etkilenmez, krizlerin eşitsiz gelişim yasasından dolayı her krizden doğal olarak daha güçlü çıkar.
Bu arada bir sorun da bazı arkadaşların bu yayınevini bir banka yayınevi değil de piyasadaki sıradan eşitler arasındaki bir yayınevi olarak algılamalarıdır. Herhangi bir sol yayınevinin ellerinde böyle bir imkân olsa bunların yaptıklarından yüz kat daha iyisini yapar. Bunun somut örneği kısıtlı olanaklarla yola çıkan Yordam yayınlarının bugün bulunduğu noktadır. Yine, Evrensel Yayınları’nın güçlenmesine faşist iktidar tarafından müdahale edilmesinin en önemli nedeni, sermaye yayınevlerinin yolunu açmak içindir. Bunu görmemek körlükten öte sanata ve insanlığa kötülüktür. İktidarı elinde tutan sermaye güçleri kimi öne çıkartıp kimi geride tutacağını iyi bilir. Bunu gerçekleştireceği kurumlar ve kullanışlı aparatlar her zaman göreve hazırdır.
Nazım Hikmet sergisini öve öve bitiremeyen bu arkadaşlara diyeceğim şudur, O kadar sermaye herhangi bir sol grupta olsa bundan yüz kat iyisini yapacağı gibi, bu etkinliklerle toplumsal mücadeleye büyük bir katkı da yapar. Bunu anlamadığımız sürece ne söylesek boş. Fakat bu tartışmalarda duyduğumuz en çok laf sermayenin sanata müdahale etmesi güzeldi, saçmalığıdır. Bunu diyenler sıradan insanlar değildi, hayatlarının bir bölümünde Marksist örgütlerde bulunmuş insanlar. Hatta bu insanlardan birisi artık sermaye işçi sınıfı mücadelesi kalmadı, her şey denkleşti demesiydi. Tamamıyla postmodern olan bu söylem artık sınıf çatışmaları bitti demenin farklı bir versiyonudur.
Sermaye ile sanat ittifakı veya sponsorluk sorununa önemsiz bir olgu olarak bakan bir arkadaşlar, kendilerini entelektüel veya aydın olarak görürken bu durumu eleştiren bütün yapılara gözlerini kapatmış gibidirler.
Sermayenin sanata müdahalesinin olumsuzluklarını gösteren yüzlerce yayımlanmış kaynak olduğu halde bu arkadaşlar bu kaynakların hiçbirine bakmamış gibidirler. Buna cehalet demek yeterli değil gibi, bu körelmenin nedeni yenilgi ve kapitalizmi yarattığı teslimiyetin ve şaşkınlığın getirdiği ilgisizlik. Sınıf mücadelesinin gerilemesiyle çoraklaşan neoliberal iklimde bu tür insanların ortaya çıkması, kullanışlılık oranı doğrultusunda kendilerine sunulan olanaklarla rahat hareket etmeleri olağandır.
Çürümenin başka boyutu ise Levent Üzümcü’nün açıklamaları ve Haydar Ergülen’in tavrındadır. İzmir Büyükşehir Belediyesi, Şehir Tiyatroları genel sanat yönetmenliğinden İstifa eden Levent Üzümcü, basın açıklamasında görülen lüzum üzerine diyerek istifasını duyurmuştu. Burada “görülen lüzum” denilen şey, CHP’den AKP’ye geçen belediye başkanının durumudur. Hiçbir direnç göstermeden hemen koltuğu boşaltması görülen lüzum içinde değerlendirilmektedir. Aslında hikâye kendilerinin gideceğinin netleşmesi ile ilgilidir. Görülen lüzum da aslında bu acı gerçektir.
Yücel Erten, Levent Üzümcü’nün maaşının 280 bin TL olduğunu söylüyor. Kendisi o süreçte 38 bin maaş alıyormuş. Dün izlediğim bir videoda ise Levent Üzümcü’nün iş başlangıç maaşının 180 bin olduğunu söylüyor. O sırada, İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı İmamoğlu’nun maaşı ise 120 bin TL. Bu 120 bin TL’lik maaşı İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı için de esas alabiliriz. Bir tiyatro direktörü neden bir belediye başkanından daha fazla maaş alabilsin ki? Üstelik sergiledikleri oyun sayısı beşi geçmezken. Fakat burada biraz duralım, bu şovu sahneye koyanlar tek değiller. Üye sayısı 10 kişiye kadar varan bir kurul da var konuşulması gereken.
Kuruldaki üyelerin maaşları ne kadar peki? Bu fedakarlığın ücret skalasının belediye başkanının maaşından daha yüksek olduğunu söyleyebiliriz. Demek ki bir buçuk, iki milyon TL civarı para her ay bu kurula akıyor. Bunlar üstelik İzmir’e hiç gelmedikleri halde parayı cebe indiriyorlar. Bunlar kendilerini sosyal demokrat veya devrimci olarak sunuyor. Aslında tam asalaklar. Hem İzmir’e çökmüşler hem de herkese devrimcilik taslayarak sopa gösteriyorlar. Cemil Tugay işçilere saldırırken, bu kıyıma karşı tepki göstermeyen bu zat-ı muhteremler, yaşananları normal görürken Cemil Tugay, AKP’ye geçtikten sonra aniden iş bu olguları normal olarak görmüyor.
Fakat buradan saklanan ne? Zaten kendileri gitmese de bu tiyatro direktörlüğü görevine AKP’nin istediği isimler gelecekti, bunların anlaşması yapılmıştı. Bu yüzden böyle bir basın açıklaması ile iş akitlerini feshettiklerini söylediler. Görünen lüzumun açılımı işte tam da bu demek.
Bu kurnazlardan veya cin fikirlilerden biri de reklamcı Haydar Ergülen. Festival direktörlüğü görevinden ayrılırken aynı kurnazlıkla hareket ediyor. Bu direktörlük görevinden onun da belediye başkanlarından daha yüksek maaş aldığı söyleniyor. Bazıları ise festival başına 1 milyon aldığını söyleseler de bunun bilgisine sahip olmak mümkün değil. Fakat bu dümenci Haydar bir tek yerde yapmıyor bu ustalık isteyen dümenciliğini; Eskişehir, İstanbul, Çanakkale, Bursa çoğu yerde bu zat-ı muhteremi çeşitli görevlerde görebiliriz. Fakat bu kadarla kalmaz, bu dümenci çoğu etkinlikleri sponsorlar aracılığıyla düzenleyen bir edebiyat pazarlamacısı bir reklamcı, simsardır. Bütün bu çalışmaları yazar örgütleri yapması gerekirken bu mahlukatlar bu örgütlerden daha öne kor kendini. İnsan harcamak bunlar için çocuk oyuncağı, bunların hiçbirinde insani yan kalmamıştır. Bu yüzden bir faşiste rahatça ödül verir ve gönül rahatlığıyla yoluna devam eder bu dümenciler.
Fakat niye yüksek maaş veriliyor bunlara esas nokta budur. Bir yanda Yücel Erten diğer yanda bunlar. Gözleri paradan bir şey görmeyen bu dümenciler niye böyle hareket ediyor. Bu bir hak değil, haksızlık. Bu kapitalist piyasadan elden geldiğince nemalanmak mı? Çünkü kendilerini piyasa kurallarına göre ustaca pazarlıyorlar. Bir markaymış gibi hareket ediyorlar, buna göre imaj yaratıyorlar. Sundukları program ve özgeçmişleri buna uygundur. Film sektörü içindeki statükolarla piyasaya yöneliyorlar, ilişki ağıyla belediyeleri ele geçiriyorlar.
Belediye tiyatrolarında çalışanlar açlıkla sınanırken, bir oyun için yoğun emek harcarken bunlar bu rant ekonomisine uygun kapitalist yaşamlarını bize devrimci yaşam gibi sunarak üstümüzde tahakküm kuruyorlar. İzmir’de müzisyenler, pandemiden beri kötüleşen iş koşulları nedeniyle intihar ederken bunların tek derdi, yaşanan acıları görmezden gelerek ceplerini doldurmak oluyor. Bir dayanışma fonu kurarak zor durumdaki meslektaşlarının yaşamlarına müdahale etmek bunların umurunda olmaz. Bu ahlaksız tipleri bize devrimci gibi sunarlar.
Haydar Ergülen bana Malatya’da şöyle demişti. “Sizin sayenizde, Cihangir’den ayrıldım Kilyos’ta villa aldım.” Her zaman işleyişe reklamın iyisi ve kötüsü olmaz mantığıyla bakan bu arkadaşlar, reklamın kendisinin de bir reklam tanıtım ve imaj aracı olduğunu bilirler elbette. Çürümenin boyutunu göstermesi acısından yukarıdaki yıllar öncesinden anımsadığım diyalog önemlidir.
Bu dümencileri, sahtekarlıkları ile yüz yüze bırakıp tekrar başta ele aldığımız konuya dönersek; Nazım Hikmet’in Adam yayınlarından çıkan kitapların baskıları sansürlü baskılardır. Mehmet Fuat bu baskıların sansürlü olmasının nedenini avukat yönlendirilmesi ile kitapların sansürlü basıldığını söyler. Bu suni gerekçeden dolayı kitaplar sansürlü basıldı der. Fakat bu kitapların sansürlü olduğunu söyleyen ise Asım Bezirci’dir. Asım Bezirci bu kitapların sansürlü olduğunu açıklamasa Mehmet Fuat belki kitapların sansürlü olduğunu hiç söylemeyecektir. Nazım Hikmet’in halkla buluşması için böyle bir sansürü zorunlu gördük diyen Mehmet Fuat, birinci ikinci veya sonraki baskılarda bu sansürü devam etmiştir. İşin diğer tarafı YKY yayınları da Adam yayınlarından aldıkları Nazım Hikmet’in kitapları sansürlü haliyle basmıştır. Artık sansürlü olmasının hiçbir gerekçesi yoksa Nazım Hikmet kitaplarının ortada duran Bulgaristan baskıları varken YKY yayınları sansüre devam etmiştir.
Folkart’ın sponsorluğunda yapılan sergilerde de bu sansürlü eserlerle devam edilirken Nazım Hikmet’in sansürlenmesi olgusundan da hiç bahsedilemez. Muhteşem veya güzel oldu diyenlerin beynine ket vurulmuştur sanki. İşin diğer burjuva mülkiyet hakkının getirdiği telife ilişkin sorun bu kitaplarda yoğun bir şekilde yaşanmıştır. Nazım Hikmet’in oğlu Mehmet hiçbir siyasal yanı olmadan bir mirasyedi gibi Paris’te yaşamaktadır. YKY yayınları yüksek bir miktarda telif hakkı ödeyerek Nazım Hikmet’in kitaplarının Adam yayınlarında olan yayın hakkını Mehmet’ten satın almıştır. Oysa Nazım yıllarca TKP içinde kalmıştır ve kendini bir komünist diye belirtirken dayandığı gerçek, yaşamı içindeki komünist anlayış değildir sadece aynı zamanda TKP üyesi olmasıdır. Buna istinaden TKP Nazım Hikmet’in şiirlerinde oluşan seçme bir baskı yayınlayınca telifi elinde bulunduran YKY yayınları bu duruma müdahale etmiş ve TKP’ye dava açmıştır.
Böylece Nazım Hikmet’in eserlerinin yayınlanmasından hak sahibi olması gereken TKP burjuva mülkiyet hukukunun getirdiği olumsuz yanlara dayanarak telif hakkından mahrum bırakılmıştır. Bugün muhteşem diye övdükleri sergi bu hukuksuzluk ve sansürle şekillenen sergidir. Nazım Hikmet’in yaşamına dayanılarak yapılan bu sergide Nazım Hikmet’in sansürlenmesi ve telifinin burjuva mülkiyet hukuku çerçevesinde gasp edilmesine dair tek bir satır göremeyiz. Aynı zamanda bu sansürlü eserlerdeki devam eden sansürlü haliyle bu sergi yapılmıştır.
Kendilerini Nazım Hikmet uzmanı olarak sunan konuşmacıların bu durumdan bahsetmeyecekleri aşikardır. Onlar bu sansürü ve telif hakları üzerindeki burjuva mülkiyet hukukunun garabetinin devamı için oradalar. Yani Nazım Hikmet’i uslu bir çocuk yapmak ve burjuva hukuk sistemindeki yerini belirlemek için. Bu yüzden bula bula sergideki üst başlık olarak “Romantika” başlığını bulmuşlardır.
Ellerine geçirdikleri her fırsatta Nazım Hikmet’i romantik ve çapkın göstermeye ve Nazım Hikmet’in aşk ilişkilerine yönelmeyi görev edinen sermayedarlar onun sınıf mücadelesinin dışında bir çapkın olarak lanse etmeye çalışırlar. İzmir’in her yerini kaplayan afişlerde, reklam ve tanıtımlarda bu olgu toplumun gözüne sokulur.
Hayır, Nazım Hikmet bir romantik değildir. Öncelikle işçi sınıfı saflarında halkına sevdalı bir komünisttir, bu gerçeği Nazım Hikmet uzmanı diye ortaya sürülen ‘uzmanlar’ iyi bilmelidir.

