Cadde üzerinde birkaç arabadan başka hiçbir canlılık yok. Deprem öncesi kentin merkezinde bulunan şaşalı mağazalar, dükkânlar, yol boyu tek sıra halinde dizilmiş konteynırlara yerleşmişler, sıradan basit bir şekilde. Kendilerinden başka giren çıkan hiçbir müşteri de görünmüyor.

11 Kasım 2023. 6 Şubat depreminin üzerinden 9 ay beş gün geçmiş.

Çağrıcılığını ve bütün sorumluluğunu benim üstlendiğim deprem temalı “Kör Bir Geceydi” kitabımızın adı altında depremi konuşmak için yolumu Malatya’ya düşürüyorum. Kitapta öyküsü bulunan iki Malatyalı yazar, şair İsmet Alıcı ve Mazlum Çetinkaya ile etkinlikte buluşacağız. Etkinlik saatimize daha çok var. Malatya’yı gezmek, görmek istiyorum. Yine Malatyalı iki arkadaşla birlikte düşüyoruz Malatya’nın sokaklarına. Sokaklarına deyince hemen şimdi bir sergi aklıma geliyor. Yine deprem temalı şiir, fotoğraf ve anlatı yazılarından oluşan bir sergi. Mersinden bir grup arkadaşın çalışması sonucu Ankara, İzmir, İstanbul ve Mersin’de açılan sergi. Adı; “Hiçbir Sokağın Adı Yok”. Evet, Malatya’da da hiçbir sokağın adı yok! İşte bu adsız ve yıkıntılar içindeki sokaklara

Tokat’tan kalkıp Sivas ve Malatya yolculuğum boyunca düşündüğüm, 1954 Malatya doğumlu Hrant Dink yine belleğimde. Bu kentte, arkasında izler bırakan Hrant Dink ve bu toprakların da Hrant’a kattıkları belleğimin bir köşesinde duradursun, toz duman içinde yürüyoruz. Depremde enkaz / yerle bir olan binalar kaldırılmış ancak yıkılacak daha o kadar çok hasarlı bina var ki. Boşaltılan evler, bomboş sokaklar hayalet bir kent görünümünde. Binlerce göç vermiş kent. Aslında göç de denmez, bir başlarını alıp gitmiş insanlar başka kentlere, hısım akraba yanına. Buna, kaçmışlar ya da terk etmişler demek daha doğru olur.

Bazıları ana cadde üzerinde bazıları ara sokaklarda kepçeler hala çalışıyor. Kent ve gökyüzü gri bir renge bürünmüş durumda. Yanımdaki erkek arkadaş öksürüğe başlayınca, kadın arkadaş maskesini takmasını öneriyor. “Mecbur kalmadıkça gelmiyorum Malatya’ya” diyor erkek arkadaş ve ekliyor, “Ben burda nefes alamıyorum, toz, toz. Bir de her geldiğimde mutlaka sanayiye gitmek durumunda kalıyorum. Çünkü her seferinde lastik patlıyor şu demirler yüzünden. Her taraf yıkıntı, her taraf demir parçası. Tam çıkarmamışlar demirleri, yarı yarı kesmiş bırakmışlar. Köy buradan daha iyi benim için.”  

Sıradan binaların yanında okulların ve valilik binasının da yıkıldığını görüyoruz. Birkaç fotoğraf çekmeye çalışıyorum. İri yarı bir adam hafif gülümser gibi yaparak, “Lütfen çekmeyin, izleniyoruz” diyor, eliyle çaprazında çok katlı bir binanın en üst tepesini göstererek. Başımı dönderip bakıyorum, sayıları beş, altı polis bize bakıyor yukarıdan. İlerliyor, yatay birkaç merdivenden İsmet İnönü’nün heykelinin bulunduğu büyük bir alana çıkıyoruz. Burada deprem öncesi binlerce insanın bulunduğunu ve cıvıl cıvıl olduğunu söylüyor kız arkadaşım. Şimdi bizim gibi gelip geçen birkaç kişi dışında kimse yok sayılır. Ancak az ileride birinin boylu boyunca, diğerinin tortop olmuş yatan, uyuklayan iki adama barınma yeri olmuş burası, açık alan bir barınma… Adamların sürekli sokakta kaldığı her hallerinden belli. Sefil ve perişan görünümleri içimi acıtıyor…  

Bazı yıkıntıların içinden başka bir caddeye geçiyoruz. Burada birkaç satıcı görüyoruz. Birisi tekerlekli, itmeli arabasına mandalina, elma yerleştirmiş, birisi kuru üzüm ve tarhana koymuş, ötekisi de yere bir bez parçası sermiş ve üzerine yeşil, yeşil lahanalar dizmiş alıcı bekliyor. 

Cadde üzerinde birkaç arabadan başka hiçbir canlılık yok. Deprem öncesi kentin merkezinde bulunan şaşalı mağazalar, dükkânlar, yol boyu tek sıra halinde dizilmiş konteynırlara yerleşmişler, sıradan basit bir şekilde. Kendilerinden başka giren çıkan hiçbir müşteri de görünmüyor. Burası kentin dış mahallelerinden biri. Toprak zemini kayalık/taşlık olduğu için deprem anında çok da hasar almamış ve şimdi kent buraya taşınmış durumda. Bu yüzden burada biraz hareket var. İnsanların yüzleri donuk, hiç kimsenin yüzü gülmüyor. Gözleri içe çekilmiş, bakışları derin bir hüzün, endişe. Hiç kimse birbirinin yüzüne bakmıyor, dalgınlığın içinde acı ve korku geziniyor.

Bu insanların yaralarını kim saracak? Ya da bu insanların yaraları iyileşir mi, soruları kafamın içinde dönüp duruyor. Etkinlik saatimiz geldi. Birkaç saat içinde belleğime kayıt ettiklerimle giriyorum Arkadaş Kafe’nin kapısından içeri… Kendisi de Malatya Arguvan doğumlu olan yazar dostum Hatice Eroğlu Akdoğan’ın toprağına ve hemşehrilerine gönderdiği selamla. Daha yazacak, konuşulacak, düşünülecek çok şey var!      

Ayşe KAYGUSUZ ŞİMŞEK

Önerilen makaleler

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

"Neoliberal Çağda Sanat-Siyaset İlişkisi" başlıklı MayaDergi Sekiz şimdi yayında.
This is default text for notification bar