Yalçın Küçük’e Dair Birkaç Değini

Yalçın Küçük’e dair değerlendirmeleri okuyunca şaşırmamak imkânsız. Bunun nedeni Yalçın Küçük’ün üretimi ve bu üretiminin işlevinden kopartılarak sadece emek kapsamına sığdırılarak değerlendirilmesi var. Bu durum ise onun üretiminin işlevinden kopartılarak emek ekseninde kutsanmasını sağlıyor. Bu yanılsamalı bakış Yalçın Küçük değerlendirmelerinin hepsinde var.

Yalçın Küçük hiçbir zaman Marksist olmadı. O, orducu devrim fikrini savunan ve devletin sosyalleştirme ve sosyalleşme olguları ile hareket eden bir aydındı. Köken olarak 1930’larda biçimlenen Kadro dergisinin oluşturduğu düşünsel boyut ile hareket eden Yön dergisinin düşünsel boyutundadır. Bu anlamda devlet tartışmalarında her zaman Kemalist çizgide hareket eden ve kendini de bu Kemalist çizginin içinde bir klik olarak ifade eden bir aydındı.

Fakat bu açıklama bile yeterli olmaz gibi. Çünkü çoğu kereler ideoloji ve manipülasyon arasındaki çizgiden kopmamıştır. Kendini çoğu kereler devletin ve ordunun içinde veya orduyu ve devleti etkileyen bir düşünce merkezi olarak görmüştür. Söylemlerinin içindeki çelişik dokuya ve ideolojik karşıtlıklarına buradan bakmak lazım. Yalçın Küçük’e dair çoğu değerlendirmeden onun radikalizmi öne çıkartılırken bunun aydınların veya siyasal radikal hareketlerin devlete güdümlü hale getirilmesi ile ilişkili olduğunu da unutmamak lazım. Aynı durumu Kürt hareketi ile ilişkisinde de kavramamız lazım. Kürt hareketini devletçi bir doku içinde tutmaya çalışırken Kürtler ile Türkler arasında sürekli birlik dokusunu öne çıkartarak Kürt hareketinin bağımsızlık ekseninde hareket etmesini engeller konumda hareket etmiştir. Fakat bu söylemlerinin içindeki radikal doku bile Kemalist çizgi içinde kalan bir kliğin radikalliğidir.

Buradan ona istihbarat elemanı demekten daha çok bir Kemalist klik olarak görmenin daha doğru olacağını düşünüyorum. Kürt hareketi ile ilişkisine buradan bakmak lazım.

Yalçın Küçük’ün hiçbir değerlendirilmesinde Cumhuriyet kuruluşuna dair olumsuz bir söylem bulunmaz. Bunun nedeni kendinin devletçi ve orducu anlayışı olduğunu unutmamak lazım. Devlet ve faşizm, devlet ve Bonapartizm, devlet ve kapitalizm ilişkileri Marksist ideolojiyle birlik içinde değerlendirilmez. Kemalist aydınlar içinde biçimlenen aydınlanmacı çizginin belirlediği sınırlar içinde belirlenir. Böylece devlet yer yer baskıcı olur. Devletin bozulmasının nedenleri sınıf savaşından kopartılarak değerlendirilir. Devletin kuruluşuna tekabül eden cumhuriyet süreci olumlu olurken bozulmanın sonraki sürece tekabül ettiği sürekli işlenir. Sabetayistler eleştirisine buradan bakmak lazım. Bu anlamda Marksizmi sürekli manipüle eden, onun kavramlarını bulanıklaştıran ve Kemalist ideoloji içinde işlev kazandırmaya çalışan bir aydınla karşı karşıya olduğumuzu unutmamak lazım. Marksistler ile Kemalistler arasında sürekli paralellik kazandırmaya çalışan, Marksistleri Kemalizm’in karanlık sularında boğmaya (Karadeniz’deki 15’ler gibi) çalışan bir hatta bulunmuştur.

Başındaki Çerkez kalpağına buradan bakmak lazım. İşaret edilen Sovyetler değil, Kuvayımilliye’dir.

Metanın dolanımı üretimin biçim değiştirmesini sağlar. Meta albenisi ile yola çıkarken değdiği alanları değiştirir ve rantın genelleşmesini ve büyümesini sağlar. Tüketimin birincil öğeye dönüşmesi, bütün üretimin tüketimin yaratacağı arzulama güdüsünün bütün topluma yayılması ile at başı gider. Böylece tüketme güdüsünün oluşturulması ile üretimin biçimsel değişimi bütün hayatı kapsar. Pazar ekonomisi ve pazar, bu tüketim kültürünün oluşturulmasının birincil öğesi olur. Bu durumda Adorno ve Frankfurt Okulu’nun kültür endüstrisi söylemi somut bir olguya dönüşür. Pazar ve medya ilişkisi bu diyalektik bağ ile ortaya çıkar. Meta bir pazar oluşturur ve bu pazar tüketiminin güdülenmesini birincil eder. Bütün bu biçim değiştirmeler pazar ekonomisinin insan hayatının her alanını kapsarken her olgu tüketimin birincil nesnesi olur. Pazarlama, pazarın rekabet olgularıyla güç dengesinin eşitsiz gelişim yasasıyla oluşmasını sağlar. Meta bu dalgalanmalarla kendi varlığını birincil bir öğe olarak topluma dayatır. Bu süreç her şeyin pazarlanması ile devam ederken herkes de metanın bu yolculuğu sürecinde pazarlamacıya dönüşür. Sanat eserinin halesini yitirmesi ile bireyin bireyci bir dokuya dönüşmesi veya bir pazarlamacıya dönüşmesi bu süreçle biçimlenir. Meta her şeyi pazara sürer, herkesi pazarlamacı yapar. Bu korkunç diyalektik, insanın insan olarak varoluşunu yok eden ve öznenin sönümlenmesi ile biçimlenen bir yol izler. Bugün insanlığın yaşadığı en büyük sorun budur. Herkesin pazarlamacıya dönüşmesidir.

Yalçın Küçük veya sol, metanın bu gelişimi üzerine pek düşünmemiş gibidir. Seksenlerden sonra ekonomi politik analizden kopulduğu gibi meta ile pazar, metanın biçimlenmesi süreçleri ve pazar ile medya arasındaki ilişkiye dair hiç düşünülmemiş gibidir. Hatta özne pazarın bir unsuru, tetikleyici bir öğesi olmuştur. Görünürlük ile medya arasındaki reyting ilişkisi öznenin farklı bir şekilde konumlanmasını birlikte getirmiştir. Artık özne, pazar ile medya arasındaki ilişkinin paralelliğinde biçimlenen bir öğedir.

Meta üzerine bu uzun giriş, Yalçın Küçük ve ülke aydınını anlamak için önemlidir. Bilginin bir meta olması ve metaya dönüşmesi ile pazar-medya ilişkisi, medya-bilgi ilişkisi göz ardı edilmiş gibidir. Daha doğrusu bilginin pazara sunulması, pazarın genelleşmesini sağlayan önemli bir bağdır. Artık meta öznenin farklı bir dönüşümünü sağlarken ikonlar ve starlar dünyası ile karşılaşırız. Bunlar metanın pazara sunulmasını ve tüketimin güdülenmesini sağlar. Bunun yanında bilgi farklı bir formasyon içinde şekillenir. Dikkat çekmek birincil öğe olur ve dikkat çekmenin birincil öğesi olguların yeni biçimde şekillenmesini sağlar. Bu sürecin önemli unsuru şovmen, ikon, star ve özne ekseninde ortaya çıkar. Yalçın Küçük’ün Kanaltürk sürecine buradan bakmak lazım. Akışı sağlayacak ve sürekli dikkat güdüsünü önde tutacak bir özne veya star, şovmen gerçeğidir. Olguları magazinleştirme veya bir dedikodu parçasına dönüştürülmesi Yalçın Küçük’ün yazılarında dipten dibe kendini hissettiren bir olguydu. Bilakis Aydın Üzerine Tezler kitabı, içinde önemli olguları taşısa da magazinleşme ve dedikodu olgusunun yoğun yaşandığı kitaplardır. Bu ise Kanaltürk sürecinde yoğun bir şekilde kullanılmıştır. Bu durum bilimin ve bilginin bir magazin veya dedikodu olgusuna dönüşmesi ile birlikte gider.

Şimdi başka bir olguya değinerek Yalçın Küçük’ü ve paradigmasını iyi anlamak için önemli. Hem pazar ve medya ilişkisini görmek için hem reyting olgusunu anlamak için. Küçük İskender şiirlerinde gerekli gereksiz bazı magazinsel veya ünlü isimleri geçirtir veya başlıklarında bazı starların geçtiği şiirler yazar. Bir bakarsın İlhan Mansız, bir bakarsın Emre Belözoğlu veya bir aktris. Buradaki amaç şiirle ünlüler arasındaki ilişki içinde çoksatarlığı sağlayacak bir mekanizma kurmaktır. Yalçın Küçük’ün tartışmalarına ve megaloman dokusuna buradan bakmak lazım. Ünlüler, tarihsel şahsiyetler veya zenginlerin sürekli tartışıldığı bu tartışmalarda reyting olgusunun yüksek olması da olağandır. Bu tartışmalarda bilim kullanım nesnesine dönüşür ve bilgi doğru da olsa doğruluğunu yitirir, pazarın istemlediği veya dayattığı bir magazin nesnesine döner. Böylece haklı da olsa söylenenler, bu süreç içinde biçim değiştirir ve içindeki hakikatini veya anlamsal dokusunun toplumla doğru ilişki kurmasını engeller. Toplumun değişip dönüşmesini sağlayacak yapısını yitirir. Toplumun devrimci değişimini sağlayacak olgular medyanın pazarlama paradigması içinde erir.

Burada propaganda ve toplumsal değişim dönüşüm ilişkisine fazla girmedim. Sol ve Marksist gelenek ne yazık ki, propaganda ile medya ve pazar ilişkisine dair geniş bir tartışma yapmamış gibidir. Bu anlamda medya-pazar ilişkisi görülmeden propagandanın birincil olduğu anlayış zorunlu olarak pazarın belirlediği olgularla şekillenir. Bilgi veya propaganda pazarın belirlediği medya alanında hakikatini yitirir. Bilgi veya propaganda pazarın belirlediği pazarlamacı anlayışıyla şekillenir. Bu hakikati görmeden mücadele etmek pazar anlayışının yaşamın her alanını içine alırken, insanlar medyada kendi öznel yapılarını yitirerek pazarlamacılara dönüşür. Bu anlamda Yalçın Küçük Kanaltürk’te ve Kanaltürk’ü işlevli hale getirten bir pazarlamacıdır. Pazarladığı ise sol veya Marksist düşüncedir.

Bakalım Zeki Sarıhan ne diyor:

“REYTİNG UĞRUNA

3 Ocak 2010’da Ulusal Kanal’da bir çekimden çıkınca Halil Nebiler’le karşılaştım. Yalçın Küçük’le yapacağı program için İstanbul’dan gelip gidiyordu. Yaptığı programları eleştirerek buna neden hâlâ devam ettiğini sordum. Kendisi de bundan memnun olmadığını anlatarak “Parti yönetimi böyle istiyor” dedi.

15 Ağustos 2010 tarihindeki programına çok kızdım ve Ulusal Kanal’ın yöneticisi Turan Özlü’ye telefon ederek programlara son verilmesini istedim. “Çok reyting alıyor” cevabını aldım.

Öğretmen Dünyası’nda ara sıra “Dalgacı Mahmut” imzasıyla iğneleyici yazılar yazıyordum. 16 Ocak 2011 günü, “Dalgacı Mahmut Televizyona Çıkıyor” başlıklı yazımı dergideki yakın çalışma arkadaşıma verdim. Yazı, Yalçın Küçük’ün ilgi çekmek için televizyon çekimi sırasındaki acayip davranışlarını ima ediyordu. Arkadaşım bu yazının çevremizde tepkiyle karşılanacağını söyledi. Onu rahatlatmak için yazıyı geri çektim.”

Bir eleştirmen olarak program yapan Yalçın Küçük bütün söylemleri haklı olsa da başlattığı tartışmalarda karşıtlığının olmaması bilginin veya eleştirinin bütünlüğünü yitirmesini sağlar. Yalçın Küçük bütün tartışmalarında bu yöntemi izlemiştir. Böylece söylem diyalektik bir bağ içinde eleştiri ve özeleştiri mekanizmasını işletilerek var olmasını engeller konumda biçimlenmiştir. Günümüzde çoğu tartışmalar veya eleştiriler bu diyalektik bağ içinde ilerler. Eleştiride karşıtların yok edilmesi markalaşma ideolojisinin zorunluluğudur. Kapitalizme bağlı pazar ekonomisi, eleştiri ve özeleştiri mekanizmasını ortadan kaldıran bir pazar ekonomisi kurar. Karşıtların olmadığı metanın albenisini işlevli bir hale getirmeye çalışan bir albeni. Bu pazarlama süreçleri eleştiriyi veya özeleştiriyi dışarıda bırakırken arzuları tetikler. Ego bu süreçle biçimlenirken ve kendini biricik bir albeni yüklemek de bu sürecin özelliğidir. Yalçın Küçük’teki ego ile biçimlenen megaloman dokusuna buradan da bakmak lazım. Fakat bu olgu artık sosyal medyanın yaygınlaşması ve medyanın her alanda var olmasıyla aydınlar ve entelektüelleri kapsar hale gelmiştir.

“Türk aydınını düşünüyorsanız, beni sevmemekte, benden nefret etmekte zaman zaman haklılar. Çünkü ben Türk aydınına gerçeğe yiğitçe bakmayı aşılamak istiyorum.”

Enis Batur’un 2002 yılında Yalçın Küçük’le yaptığı söyleşide böyle diyor. Bu söyleşide anlaşılacağı üzere genel sorun ve çözümü aydınlar ve toplumsal sorun karşısında tavır almaya indirgenir. Mücadele aydınlar ve iktidar bloku arasına kilitlenir. Bu yüzden sorunun çözümü ‘yiğitçe’ bakmak olgusuna indirgenir. Kavramak ve değiştirip dönüştürmek kitlelerin dışında tamamıyla bir aydın sorunu olarak görünür. Sorunu toplumsal yapılar, siyasal hareketler ve bunların toplumsal işlevinin dışında bir değerlendirme alanı görür. Yalçın Küçük ve devamcıları ve çoğu aydın toplumsal sorunların çözümünü aydının dirayetli olup olmaması diyalektiği içinde görür. Aydın ve toplumsal bağ ve bunun üzerinden yükselecek siyasal mücadele genel olarak göz ardı edilir. Yalçın Küçük’te ise bu durum bir mesih (kurtarıcı) kisvesine bürünmüştür. Böylece toplumsal yapılar dışlanır ve toplumsal mücadelenin merkezinde olması gereken sınıfsal mücadele bireysel aydın mücadelesine indirgenir. Aydın ile siyasal mücadele arasındaki bağın kopmasından dolayı Yalçın Küçük’teki bu mesiyanik kültürün oluşması olağan. Fakat bu sorun daha geniş önemle tartışılması ve aşılması gereken bir sorundur. Aydın kendini Olimpos Dağı’nda gördüğü sürece bu sorun çözülmez. Fakat buradan önemli sorun bilakis Yalçın Küçük’te belirginleşen sınıf savaşımı ve bu duruma dayalı ekonomi politik analizdir. Seksen sonrası ideolojik alanın en büyük eksikliği sınıf savaşına dayalı ekonomi politik değerlendirmelerdir. Bu eksiklik solun post-Marksist bir dokuya dönüşmesini sağlamıştır.

Yalçın Küçük’ün şimdiye dair dediklerinin içinde ve bir dedikodu malzemesine indirgenen Sabetaycılık, onun siyasal mücadeleyi bir magazin ve dedikodu anlayışına yönelmesini sağlamıştır. Böylece toplumsal mücadele sınıfsal analizlerden kopartılmış Sabetayist sermaye ve topluma dönüşmüştür. Kendinin söylediği köken bilimi söylemi kendisini de vuran bir argümana dönüşmüş ve karşılığı olmayan onlarca olgu Yalçın Küçük ile bir provokasyon malzemesine dönüşmüştür. Böylece bu tarz olgularla toplumu provoke etme genelleşmiştir. Kadir Mısıroğlu ile Yalçın Küçük’ün söyledikleri arasında paralellikler oluşmuştur. Bu arada kendisinin köken bilim diye sunduğu durum aslında Alman Yahudilerinin yaşadığı trajik olguların ülkemizde devamlılığı olduğunu da unutmamak lazım. Alman Yahudileri 1800’lerle Alman devleti ve kamu alanı içinde olmak için isimlerini değiştirerek veya Hristiyanlaşarak izledikleri bir yoldu. Doğal olarak bu yolun diğer yanı Yahudi toplumuna uygulanan baskının büyüklüğü ve ağırlığıdır. Bu ağırlığın büyüklüğü ve bu ağırlık ile Yahudi toplumunun dönmeleşmesi insani veya toplumsal bir durum olarak kabul edilmesi gerekirken, Yalçın Küçük ve devamcıları bu sorunu bir ihanet olgusu olarak değerlendirmiş, yoğun bir şekilde Yahudi toplumuna düşman, provoke edilmiş bir kitlenin oluşmasını sağlamıştır. Yine köken bilime dönecek olursak: Yahudi toplumunun Alman kamu alanı ve devlet içinde yer almak için izledikleri yol din ve isim değiştirmek olmuştur. Sonradan Yahudi düşmanlığı ile beslenen SS subayları Alman ırkının öne çıkarması adına ve ihbarcılığın yetmediği alanlarda Yahudi olanların kimliklerini belirlemek, Yalçın Küçük’ün öne sürdüğü köken bilimi, isim bilim adıyla uygulamıştır. Bu paralellik utanç duyulacak paralelliktir.

Yalçın Küçük özelinde bizim gördüğümüz olgu ülke aydınının geldiği noktadır. Bir yandan gelişen pazar ekonomisi, bunun toplumsal karşılığını görememe, diğer yandan aydınlarla toplum arasında açılan uçurumun büyüklüğüdür. Söylenecek daha çok olgu ve durum olsa da şimdilik burada bırakmak bence kâfi.

Önerilen makaleler

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

MayaDergi'nin son sayısı MayaDergi On Üç şimdi yayında
This is default text for notification bar