Fahri Erdinç ve “Destur Ya Sefalet”

Erdinç'in (…) öykülerinin konuları ve izlekleri toplumsal sorunlardır. İnsan emeğinin sömürülmesi, savaş yıllarının sıkıntıları, istifçilik, vurgunculuk ve karaborsacılık ile Türkiye’de bir burjuva sınıfının nasıl ortaya çıktığını ve onların gösterişli yaşamlarını ele alır.

Yazar 1917’de (1 Ocak) Akhisar’da doğdu. Babası Ankara kökenli Çandıroğulları ailesinden öğretmen Halil Yaşar’dı. Annesi Erdinç’i dünyaya getirdikten bir yıl sonra veremden öldü. Sonradan bu kaybın, anasızlığın bilincine varmak, üvey analı kalabalık bir aile ortamında büyümek, çocukluk uykularının çoğunu alan tütüncülük çilesi ve giderek bir yıl da tenekeci çıraklığı, ilkokul öğrencisi Erdinç’i zamanından önce olgunlaştırdı. Yaşamı daha yakından tanımasına yol açtı.

1930’da Balıkesir Öğretmen Okulu’na girdi. 1936-37 ders yılında Afyon’un Sandıklı ilçesinin Ürküt köyünde öğretmenliğe başladı. Buradaki üç çalışma yılı, mesleksel uğraşların dışında, köyü kasıp kavuran bir gerici hocayla savaşım içinde geçti. 1938-39 ders yılında baba mesleğini bırakarak, sınavını kazandığı Ankara Devlet Konservatuvarı Tiyatro Bölümü’nde öğrenci oldu. Bu bölümde öğretim üyesi olan Sabahattin Ali ile tanıştı. Aynı yıl yazmaya başladığı ilk öykülerinde onun öğütlerinden çok yararlandı.

Erdinç, konservatuvardaki katı yönetime ve bazı ayrıcalıklara itirazları yüzünden, biraz da geçim sıkıntılarının zorlamasıyla öğrenimini bırakmak zorunda kaldı. Yeniden mesleğine döndü. Yedek subaylığını yaptıktan sonra, 1943’te mesleğinden tamamen ayrıldı. Bir süre yapı yerlerinde (taşeron kâtibi ve puantör olarak) çalıştı.

Böylece daha ilk yazı denemelerinde toplumun tabanındaki insanların yazgısını konu edinen Erdinç, onları köyde, kışlada, kentte, iş yaşamında yakından tanımış oluyor, gözlem ve izlenimlerini artırıyordu. 1946’da Ankara’da bir yapı yerinden, sınavını kazandığı devlet radyosuna geçti. Temsil kolunda üç yıl çalıştı. Bu arada “Şen Olasın Halep Şehri” (İstanbul-1945) adlı şiir kitabını çıkardı.

Başkentte ilerici sanatçıların çevresinde görünmesiyle, bazı dergilerde yayımladığı öyküleriyle zamanın tutucu-gerici çevrelerinin dikkatini çeken Erdinç, 1947’de kendisini devlet başkanına dille hakaret etmiş durumuna düşüren bir çatışma yüzünden tutuklandı. Aklanmayla sonuçlanan yargılaması boyunca (birkaç ay) cezaevinde kaldı. Ankara cezaevinde yazgılarını konu edindiği insanların kimilerini daha yakından tanıma fırsatını buldu.

Cezaevinden çıktıktan sonra da Erdinç dirlik bulamadı. Uyumsuz bir aile yaşamı da bunalımını artırıyordu. Bu bunaltılar içinde bocalarken, 1948’de çok sevdiği Sabahattin Ali’nin Bulgaristan sınırında öldürülmesi Erdinç’i büyük acılara boğdu. Kısa bir süre sonra 1949 Eylül’ünde, Erdinç iki arkadaşıyla (Ziya Yamaç ve Tuğrul Deliorman) birlikte gizlice Bulgaristan’a geçti.

Bulgaristan’da Erdinç ve arkadaşlarına politik göçmen olarak sığınma hakkı verildi. (1949 Ekim) Yurt dışında ölümüne kadar sürecek olan göçmenlik dönemi başladı. 1969’da bir kalp krizi geçiren Erdinç, aktif faaliyetlerden çekilme zorunluğuyla 1971 yılı başında yeniden Bulgaristan’a dönüp yerleşti. Erdinç, yazınsal çalışmasına yetecek ölçüde Bulgarca, pratik olarak da Almanca ve Rusça öğrendi. 1965’te Bulgaristan vatandaşı, 1973’te Bulgaristan Yazarlar Birliği üyesi oldu.

Yurt dışına çıkışından 1969’a kadar, yapıtları kendi ülkesinde okura ulaşamadı. 1970’li yıllarda Türkiye’deki dergilerin şiir ve öykülerine yer vermesiyle yeniden okur önüne çıktı. Bu yıllardan ölümüne değin kimi yapıtları kitap olarak da yayımlanma fırsatı buldu. Ama bu girişimler süreklilik göstermediği gibi, son yirmi yılda yine kesintiye uğradı. Fahri Erdinç, 1986’da (11 Kasım) Sofya’da öldü.

YAPITLARI:

• Şen Olasın Halep Şehri (şiir, 1945)
• İşte Böyle (şiir, 1956)
• Akrepler (öykü, 1952)
• Âsi (öykü, 1955)
• Memleketimi Anlatıyorum (öykü, 1960)
• Diriler Mezarlığı (öykü, 1964)
• Canlı Barikat (öykü, 1973)
• Alinin Biri (roman, 1958)
• Acı Lokma (roman, 1961)
• Kore Nire (roman, 1966)
• Kardeş Evi (roman, 1979)
• Göç (piyes, 1952)
• Türkiye’de Çocuklar (inceleme, 1951)
• Kalkın Nâzım’a Gidelim (anı, 1987)

ÖYKÜCÜLÜĞÜ

Öyküye yönelmesi bir rastlantı sonucu karşılaştığı Sabahattin Ali’nin özendirmesiyle olur. Ankara Konservatuar Tiyatro Bölümü’nde öğrenimine başlayan Erdinç öykülerini Sabahattin Ali’ye okutur. Görüşlerini alır. Bu arada yırtıp attığı çok sayıda öykü olur. Prof. Karl Ebert’e ilişkin yazdığı öykü nedeniyle bir hafta okuldan uzaklaştırma cezası alır. Köy öğretmenliğine geri dönmek için Milli Eğitim Bakanlığına başvurur. Afyon’a atanır. Böylece Sabahattin Ali ile kurduğu usta-çırak ilişkisi noktalanır.

Erdinç’in öykücülük serüveninin başlangıç yılına 1945 diyebiliriz. Biraz harçlık artırma kaygısıyla yazıp okul arkadaşı Ramazan Gökalp Arkın’ın dergisinde “Simitçi” “5 Kuruşluk Nazarlık” adlı öyküleri, arkasından N. Fazıl Kısakürek’in Büyük Doğu Dergisi’nde “Telgrafçı ve Dikiş” adlı öyküleri yayınlanır. Yayınlanan ilk öyküleriyle dikkati üstüne toplar.

Yazarın öykülerini değerlendirmek için o dönemin toplumsal koşullarını da bilmek gerekir. Erdinç cumhuriyet döneminin ilk kuşakları arasında yer alır. Öğrenimine cumhuriyet çocuğu olarak başlar. O sıralarda Türkiye’deki toplumsal yapı çok değişkendir. Dolayısıyla Erdinç bu dönemi, bir gözlemci olarak değil, etkilerini tüm ruhunda duyumsayarak izler. Türkiye 2. Paylaşım Savaşı’nın dışında kalmayı başarmıştır. Ancak savaşa giren ülkelerdeki halk yorgun, yıpranmış ve yoksullaşmıştır. Bunda savaş yılları boyunca, uygulanan ekonomi politikalarının da etkisi vardır. Bu ortamda karaborsacılık, istifçilik, vurgunculuk gibi yöntemlerle yeni palazlanan bir zenginler kesimi ortaya çıkmıştır. Toprak Reformu’nun dile getirilmesi toprak ağalarını rahatsız eder. İşte bunlarla yeni ortaya çıkan zenginler sınıfı yeni bir iktidar arayışına girer. Bu arada Türkiye yönünü ABD’ye çevirir. CHP içinde ilerici kesim etkisizleştirilir. Ardından da tasfiye edilir. Bu arada temel tercihleri engelleyecek her türlü eğilim sindirilir. Bu baskı politikasından aslan payını da sosyalist sol alır.

Erdinç böyle bir toplumsal ortamda öykü yazmaya çalışırken, öykülerinin konuları ve izlekleri toplumsal sorunlardır. İnsan emeğinin sömürülmesi, savaş yıllarının sıkıntıları, istifçilik, vurgunculuk ve karaborsacılık ile Türkiye’de bir burjuva sınıfının nasıl ortaya çıktığını ve onların gösterişli yaşamlarını ele alır.

Erdinç’in öykülerinin ortak bir özelliği var. Çok azı dışında, öykülenenler, bir anlatıcı aracılığıyla dile getiriliyor. Ama bu anlatıcı, yazarın anlatmak istediklerini seçip anlatan, kamera gibi çalışan, anlatıyı düzenlemek olan bir kişi değildir. Başka bir deyişle, Erdinç’in anlatıcısı gözlediklerini, tanık olduklarını aktarmakla yetinen; onların dışında, onlardan etkilenmeyen ya da etkileniyorsa bile nasıl etkilendiği gösterilmeyen kişi değildir. Tam karşıtı, olup bitenlerden etkilenen, etkilendiği kadar etkileyendir de. Dolayısıyla da Erdinç’in anlatıcısı yalnızca anlatan değil, aynı zamanda öykü kişilerinden biridir de. Ancak bu anlatıcı, başkalarının yazgılarını, kendi yazgısını aktarmakta araç olarak kullanan değil, yazgısını onlarınınkinin içinde eritendir de. Erdinç’in öykücülüğünün Türkiye döneminin karakteristiği budur. Henüz ilk yapıtını bile vermemiş olmasına karşın, öykücülüğümüzde bir aşama olmaya aday olarak karşılanmasının gerisinde yatan en önemli neden de budur.” (*)

DESTUR YA SEFALET ÖYKÜSÜ ÜZERİNE (**)

Konusu: Resmi bir kurumda memur olan anlatıcımız, bu öyküde kendisiyle birlikte arkadaşının başından geçenleri okura aktarır.

Anlatıcımızın her fırsatta bir fıkra anlatan arkadaşı yokluk içindedir. Isınma gereksinimlerini konu-komşudan kömür isteyerek giderir. Ancak bu utanç vericidir. En sonunda kömür parasını binbir güçlükle biriktirir. Bu kez kömür sırasına girmek zorunda kalır. Bu arada karısı işten çıkartılır, çocuğu ise hastadır. Çaresizlik içinde her iki arkadaş ne yapacaklarını düşünürler. En sonunda akıllarına bir fikir gelir. Ne yapıp edip anlatıcımız bir lira, arkadaşı ise çuval bulacaktır. Sonra da Yenişehir’de oturan tanıdıklarına gidecekler, ödünç kömür alacaklardır. Arkadaşı çuval bulmak için daireden çıkar. Anlatıcımız da tüm dairede bir lira aramaya koyulur.

Sonunda parayı ve çuvalı bulup yola düşerler. Otobüs duraklarında birbirine sokulmuş çiftler, üniversitenin önünde bir kalabalık vardır. Gündemdeki tartışma “dünya devleti kurulabilir mi, kurulamaz mı” tartışmasıdır. Anlatıcımız bu konudan arkadaşına söz edecek olur. Arkadaşı ilgilenmez. Kömürlerin müslümanca dağıtılıp dağıtılmayacağı konusunun günün tartışması olması gerektiğini söyler. Sonra da çuvalı nasıl bulduğunu anlatır. Önce mahalle bakkalına gider. Bakkal çuval için on lira depozito ister. Daha sonra fırıncıya giderek “bir yerde ucuz fasulye bulduk, konu komşu paylaşacağız” diyerek onu kandırıp bir çuval almayı başarır.

Bu arada her iki arkadaş, Yenişehir’deki tanıdıklarının evine gelip bir çuval kömürü alırlar. Taksi aramak için çuvalı apartmanın kapısına bırakırlar. Taksici gidecekleri yere kadar yüzelli kuruş ister. Paraları çıkışmaz. Elli kuruş yerine nüfus kağıdını verirler. Apartmanın önüne gelince kömür çuvalının çalındığını görürler. Arkadaşı karısı ve çocuğunu anasına göndermeye karar verir.

Yazar, bu öyküde İkinci Paylaşım Savaşı boyunca hükümetin uyguladığı ekonomi politikalarının yoksullaştırdığı memurların yaşamlarından kesitler sunar. O yıllarda devletin kömür dağıtımını üstlendiğini, ancak bunun sistemli yapılmadığını ve bürokrasi çarkına takıldığını görürüz. Bu dönemde başkalarının sırtından geçinen tefecilik artar. Yoksulluk içinde yaşayan memurlar ise bu durumu kanıksarlar. Savaş koşullarından dolayı kömür gereksinimleri giderilemez. Bu da kömürü daha değerli kılar. Halktan kimileri, ısınma gereksinmesini karşılamak için onu bir başkasından çalmak zorunda kalır. Böyle bir ortamda çuvalı bile depozitoyla veren küçük esnaf arasında fırsatçılık gelişir. Bu arada ceplerinde bir lira bile borç verecek parası olmayan memurlar arasında bir güven, komşular ve tanıdıklar arasında da bir dayanışma sözkonusudur. Öte yandan, öyküde insani değerlerin yok olmadığını da görürüz. Taksici, anlatıcıyla arkadaşının dramına tanık olur. Elli kuruş yerine aldığı nüfus kağıdıyla birlikte bir lirayı da geri verir. Memurlar her ne kadar yoksulluk ve temel gereksinmelerin yokluğundan şikayet de etseler, kendi yaşamlarını alaya alarak bu koşullara direnmeye çalışırlar.

Anlatım ve kurgu: Destur ya Sefalet tekil örgeyle başlar. Öyküde birinci tekil anlatım olduğu gibi öykü düz kurguyla ilerler.

Çatışkı: Nesnel bir çatışkı vardır. Şöyle ki: Memurlar bürokrasi anlayışıyla ve hükümetçe uygulanan ekonomi politikalarının sonuçlarıyla çatıştığını görmekteyiz.

Nesnelerin birliği: Öyküde kömür itici nesnedir. Memurları para ve çuval bulmaya doğru iter. Çuval ve bir lira gösteren nesnedir. Çuval, mahalle bakkalının fırsatçılığını, fırıncının çıkarcılığını bir lira ise taksicinin yardımseverliğini okura gösterir. Öyküye bir fıkrayla giriş yapılır, yine öykünün sonu bir fıkraya bağlanarak bitirilir. Böylece, fıkraların da yaşamdan çıkıp yaşama yansıdığı belirtilir.

Dil: Dil oldukça yalındır. Konuşma diliyle yazılmıştır. Bu arada toplumsal çelişkiler mizahi bir dille okura sunulur.

İzlek: Yazar, o dönemin Türkiye’sinde savaş yıllarında uygulanan ekonomi politikalarının sonuçlarını okura gösterir. Memurların sefalet karşısında nasıl çaresiz kaldıkları, dirençleri, ısınmak gibi çok temel bir gereksinimler karşılanamadığında bireylerin nasıl hırsızlığa itildikleri yansıtılır.

. . . .

KAYNAKÇA

* Mehmet Ergün, Fahri Erdinç’in Öykücülüğünün Türkiye Dönemi, 2009, Destur ya Sefalet, İstanbul, Yordam Kitap, s. 30

** Fahri Erdinç, Destur ya Sefalet, 2009, İstanbul, Yordam Kitap

Satı İLEN

Önerilen makaleler

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

"Neoliberal Çağda Sanat-Siyaset İlişkisi" başlıklı MayaDergi Sekiz şimdi yayında.
This is default text for notification bar