İşçi Sınıfı Sanatı-Edebiyatı Derken Ne Anlamalıyız?

Devrimci yaşamın kurguladığı her şey gibi ürettiği sanatı da aynı damardan yani kolektivizmden beslenecektir. Bu şimdiye kadar görmeye alışık olmadığımız insanı merkeze almayan daha kapsayıcı eşitlikçi ve özgür bir yaşamı savunmaktır.

Lenin, edebiyatın işlevine ilişkin yaptığı bir saptamada onun proletaryanın genel davasından bağımsız, bireysel bir girişim olamayacağı vurgusuyla proletarya davasının en önemli parçası olarak ele alma eğilimindedir. Sınıf mücadelesinin araçsallaştırdığı bir sanattan sınıfsız toplumun sanatına izlenecek yolun ne olması gerektiğine yönelik dönemsel bir yaklaşımdır bu.

“İşçi sınıfı sanatı/edebiyatı var mıdır?” sorusuna yanıtlar aranırken daha ilk baştan konunun algılanma biçimindeki kavrayışla ilgili düşülebilecek tuzaklara açıklık getirmek gerekir. Çünkü kavram kargaşası sürdükçe çağımızın bulanık sularında devrimci sanatın geleceğine ilişkin çıkarsamalarda bulunmak güçleşecektir.

Bu nedenle konuya ilişkin rotamızı çizerken karanlıkta kalabilecek noktaları elden geldiğince görünür hale getirmek gerekir. İşçi sınıfının kuşatıldığı yoksulluk çemberinde dayatılan modern kölelik düzeninde sanatsal faaliyetler için ayırabileceği ne zamanı ne de böyle bir yönelişte bulunabilecek bir isteği var.

Sınıf edebiyatı derken elbette işçilerin de işçi olmayanların da sınıfsız ve sömürüsüz bir dünya için insanlık ve kolektif yaşam adına ürettiklerinden bahsedeceğiz.

Konuyu dar kalıplara hapsetmemek için sınıfsız toplumun nüvelerinin bugünden atılacağının bilinciyle (yine de asıl belirleyici olan devrimdir) bütünleşik kapsayıcı bir sentez ve çözümlemenin yararlı olacağı kanısındayım.

İşçi sınıfı edebiyatını toplumcu gerçekçilik kavramı üzerinden tanımlamaya, tartışmaya açmak ya da kalkışmak da tarihsel akışın birikimlerinden uzak durmak anlamına geleceğinden önereceğimiz bir yol değil.

O yüzden konuyu tarihsel bütünselliği içinde sınıf savaşımın geldiği nokta ve geçirdiği aşamalar üzerinden sorgularken kavramsal olarak da durduğumuz yerin ardıllara ışık tutması için nesnel olması gerektiğinin farkındayım.

Proleter edebiyatı kavramı ilk ortaya atıldığı zamanlarda değişik çevrelerce olaya farklı bakış açılarıyla yaklaşılarak değerlendirmeler yapıldığının bunun da kültürel bir zenginlik olduğunu bilmek gerekir.

1940 yılında BBC Home Service’te yayımlanan bir söyleşide, George Orwell o yıllarda gündemde olan proleter edebiyat konusunda görüşlerini bir soruyu yanıtlarken yukarıda işaret ettiğimiz farklılığı gayet açık ortaya koymuş.

“Proleter edebiyat kavramına şüpheyle yaklaştığını belirten Orwell, proletaryanın egemen sınıf olmadan bağımsız bir edebiyat yaratabileceğine inanmadığını söyler.”(1)

Günümüzde kapitalizmin boyutlandırdığı çelişkilere karşı bir hat çizilirken çeşitlenen toplumsal katmanların da duruşu ve refleksleri de eskisinden farklı olacaktır.

Bu değişkenliğin yarattığı koşulların toplumsal dokuda yarattığı tahribatın ezber bozacak özgün çözümlemelerle kavranabileceği kanısındayım.

Geçmişi tekrar ederek hatta örgütlenme tarzlarını taklit ederek yeninin içindeki enerjiyi dar bir alana hapsedip toplumsal dönüşüme yönlendirmek zordur.

“Yeni” olan eskinin içinde filizlenirken onu yıkacak, bütünüyle alaşağı edecek enerjiyle ortaya çıkmak ister. Kökten değişim elbette her koşulda ve kısa sürede öyle beklendiği/varsayıldığı gibi mümkün değildir.

Eskiye ait yerleşik davranış kalıpları ve ilişkiler ağı “yeninin” içinde her an eskiyi çağırma hevesiyle bir ayak bağı olarak varlığını sürdürmeye devam edecektir. Ama değişim bir kere başladığında hiçbir şey artık bilindik kalıplar içine sığmaz, baskılansa da ortaya çıkacağı fışkıracağı tarihsel zemini yeniden üretirken kolektivizmin mayasını toplumsal yaşamın derinliklerine salacağı aşikardır. Bugün eski dağılmış SSCB devletçiklerinde kapitalist restorasyonun bir türlü rayına oturtturulmasının zorluğu da bu yüzdendir.

Bütün bu süreçlerin yarattığı sosyal kültürel kodlar, davranışsal kalıplar sınıf savaşının gelişime bağlı olarak (yükselme-geri çekilme) farklı bakış açılarıyla toplumsal dönüşüm deneyimlerini yeniden ele almamızı gerektirir.

İşte bu yüzden farklılaşma ve değişim hızını eskiye göre daha bir görünür olduğu için hemen algılayabiliyor, yaşamımıza etkilerini yakıcı bir şekilde hissedebiliyoruz.

Sınıf edebiyatından yola çıkarak sorunu salt bir indirgemecilikle sınıfın yarattığı ürünlere koşullayan anlayışın sonuçlarını Sovyetler Birliği’nde KP’nin Lenin sonrası uyguladığı politikaların sonucuyla gördük.

Bedenen işçi olmak ve bunun sınıf edebiyatını yaratacağını düşünmek bizlerin konuya ilişkin çözümlemeler yaparken daha ilk başta yapacağı, düşeceği bir hata değil.

Konuya ilişkin adlandırma yanlışlığı ve eksikliğinden kaynaklanan indirgemeci durumu savunacak argümanlar üretmek olayı kavrayış şeklimizin ne kadar şematik olduğunu gösterir.

Amerika’da 1930’larda Gertrude Stein’ın öncülüğünde işçi sınıfı kökenli yazarlar kendi hikayelerini anlattıkları eserleriyle ortaya çıkmıştı.

İşçi sınıfının sorunlarının ve yaşantısının en ilkel biçimiyle eserlere yansıtılması onun toplumsal dönüşümün öznesi olduğu gerçekliğinin değil de tematik öznelliğinin öne çıkarılmasını getirmiştir.

Bu yaklaşımın sonucu olarak proletaryayı sınıfsal kategori olarak değil de ayrışmış bir kimlik olarak ele aldıkları için Marksist çevrelerde eleştirilmişlerdi.

Hatta üretimlerdeki sanatsal bir metnin sahip olması gereken dilbilgisi ve kurgusal yönden yaşadıkları zafiyetler yüzünden lümpen edebiyatı olarak nitelenmeleri uzun sürmemişti.

Sovyetler Birliği’nde ise durum biraz daha farklıydı. İçerikte sınıf edebiyatının yeni insanın formülasyonu olarak parti güdümlü bir şekilde eğitimli işçiler eliyle sınıfa ikame edilmiş olduğu görülür.

Bu durumla birlikte birkaç istisna dışında Rus romanın durgunluk dönemine girmesinin nedenlerinden biri de biraz önce bahsettiğimiz yaklaşımların sonucudur.

Devrim anları yıkıcı etkisiyle hiçbir kalıba sığmayan yaratıcılığın tetiklendiği anlardır. O anlar aslında insanlığın bir türlü sürdürülebilir hale getiremediği zengin boyutlu iş ve oluşların mayalandığı olağanüstü deneyimlerdir.
Eskinin örgütlü mücadeleyle yıkılması adanmış yaşantılarla ortaya çıkar. Bu yaratıcı altüst oluş insan kişiliğinin de değişeme uğradığı bir dizi yaratıcı süreçleri içerir.

Devrimci yaşamın kurguladığı her şey gibi ürettiği sanatı da aynı damardan yani kolektivizmden beslenecektir.

Bu şimdiye kadar görmeye alışık olmadığımız insanı merkeze almayan daha kapsayıcı eşitlikçi ve özgür bir yaşamı savunmaktır.

Kolektif yaşamı savunmanın ve bu deneyimin toplumda karşılığının bulmasında önünde elbette ki tarihsel ketler olacaktır.

Sanat bu arada imgeden aldığı güçle yeni toplumsal ilişkilerin mayalanmasında yüzyıllardır insanın bütün dokularına sirayet eden egemen dilinin yıkılmasında kendini sürekli aşarak önemli rol oynayacak.

İşte yukarıda çizdiğimiz hattın hayata geçmesinde sanat cephesinde var olan/olacak sanatçıların proleter kökenli olması ya da olmaması önemli değildir. Günlük yaşamda işçi değilsin ne işin var baldırı çıplakların sanatıyla, sorularına çok sık muhatap oluyoruz.

Önemli olan insanı yıllardır körleştiren sığ kültürün etkisinden kurtaracak olan yeninin yani sınıfsız topluma gidecek yolun, yolcularının eylem birliği içinde geleceği kurmalarıdır. Proletaryanın toplumu değiştirme gücü öyle mekanik değerlendirmelerle iğdiş edilerek küçük burjuva sığlığına hapsedilmemelidir.

Dönüp soruyu tekrar cevaplamak istersek özellikle toplumsal mücadelenin yükselişte olduğu dönemlerde, Toplumcu gerçekçilik üzerinden sınıf edebiyatı eksikliklerine rağmen ürün vermeye ve sanat ortamı yönlendirme konusunda başarılı olmuştur.

24 Ocak kararlarından sonra girilen liberalleşme süreçleri özellikle ABD kaynaklı sermayenin toplumu sosyal-ekonomik-kültürel yönden tepeden tırnağa biçimlendirme çabaları, ülkemizde karşılığını buldu. Örgütsüz toplumun post modern kültürün hiçleştiren ürünleriyle buluşması için hızlı bir altyapı çalışması başlatıldı.

Köşe dönmeci, her koyun kendi bacağından asılır felsefesinin toplumun tüm dokularına sirayet etmesi için piyasanın ihtiyaçlarına göre yayınevleri, dağıtım vs. yeniden şekillendi. Sınıf edebiyatının karşılığını bulacağı ve yeniden dönüşeceği sınıf da hızla yoksullaştırıldı.

Bir kere, kitlelerin sosyal medya, internet, TV gibi araçlar üzerinden bakış açıları gerçeklikten koparılmaya başladığında, gösteri toplumunun illüzyonunda din, milliyetçilik buna bağlı bireycilik algısı topluma yerleştirildi.

Görünür olmayanın yok sayıldığı gösteri toplumlarında görünecek olanı belirleyen (aynı zamanda sınırlayan) sermaye destekli oluşumlar kültürel alana ilişkin kontrol mekanizmasını yerleştirmekte gecikmedi.

Bu mekanizmaların başına getirilen edebiyat çavuşları genelde 12 Eylül yılgınlarının arasından seçilip her alanda önleri açılarak sınıf edebiyatının canına ot tıkandı,tarihsel gelişiminin önü kesildi.

Bütün o şatafatlı sayfası bol resimli dergiler, TV’deki saçma sapan talk-show programları hepsi modern kölelerine yaşadığı derin eşitsizliği unutmaları ve bir gün sınıf değiştirerek efendiler arasında olabileceği hevesinin pompalanması içindi.

Böylesine derin yıkıntının arasında sınıf edebiyatının serpilip gelişebileceğini varsaymak ne kadar doğrudur? Toplumda karşılığı olmayan her şey doğal süreçlerden geçerek olması gereken gelişimi gösteremez.

Sık sık karşılaşıyoruz bizlere taş devrinin döküntüleri olarak gören alaysı yüksekten bakanların aslında post modern çöp dağları içinde gezinen ve topluma sürekli yılgınlık pompalayan şeyhler olduğunu.

Sınıf edebiyatı her ne kadar istenilen gelişim çizgisini 80’li yıllardan sonra bir daha göstermemiş olsa da çölün ortasındaki vahadaki su kaynaklarındaki ağaçların dalları arasında sızan gün ışığı gibi toplumu kuşatmaya, yaralarını sarmaya çalışmıştır.

Sınıflar var oldukça sanat da sınıfsal olmaya devam edecektir. Buradan hareketle nasıl işçi sınıfı örgütlülüğü çeşitli engellemelerle karşı karşıyaysa işçi sınıfının sanatını da aynı reflekslerle hem sağdan hem soldan içi boşaltılarak dar bir alana hapsetme çabası sürmektedir.

Asıl olan üretimdir, görünürlük popüler kültürün öznesi olmak için yapılan şaklabanlıklar ise geçicidir.

Yaşamın gerçekliğinden beslenen sınıf edebiyatı toplumsal mücadeleyle birlikte asıl öznesiyle buluşarak geciken tarihsel rolünü yeniden oynayacaktır.


(1) https://www.cumhuriyet.com.tr/haber/bilincli-secim-fasizm-595847

KAYNAKÇA

https://www.e-skop.com/skopbulten/futurizm-ve-proletarya-sanati/2569

https://www.e-skop.com/skopdergi/proleter-kulturu/3495

Önerilen makaleler

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

"Neoliberal Çağda Sanat-Siyaset İlişkisi" başlıklı MayaDergi Sekiz şimdi yayında.
This is default text for notification bar