Köyün kaldırımı olmayan, dar yollarından geçiyorduk. Yaz tatili nedeniyle yollar tamamen boş sayılmazdı; arada bir otomobiller hızla yanımızdan geçiyor, kornaları köy sessizliğini yırtıyordu. Köşeyi döner dönmez, bu kez karşımıza bir hayvan sürüsü çıktı. Yolu tamamen kaplamışlardı; kenara çekilmek zorunda kaldık. Hayvanlar sağa sola dışkılarını bırakarak yanımızdan geçerken, çobanla göz göze geldik.
Muhterem, Aziz’e dönerek, “Çoban sizin buralı değil gibi,” dedi.
Aziz omuz silkti. “Sanırım değil. Yüz hatları bizimkilere benziyor ama bakışları yabancı bir yere dönük gibi.”
Ana caddeye vardığımızda, etrafımız meyve ağaçlarının bolluğuyla doluydu: erik, vişne ve dut dalları meyve yüküyle adeta yerlere eğilmişti. Bazı dallar bu ağırlığa dayanamayıp kırılmış, dökülen meyveler ise ayaklarımızın altında eziliyordu. Ayakkabımın altına yapışan meyve posaları ekşi bir koku yayıyordu. Tam o sırada yukarıdan aşağıya doğru koşan bir çocuk dikkatimi çekti. Bacaklarının arasına bir odun sıkıştırmış, sanki at sürüyormuş gibi oynuyordu.
Aziz, çocuğu gösterip güldü. “Bak, bu çocuk iyi bir şoför olur!”
Melih, çocuğun ter içinde kalışını izleyerek, “Gerçek bir araba ya da at sürmeli,” diye ekledi. Çocuk kısa sürede bir sokağın köşesinden dönüp gözden kayboldu.
Masalsı bir hava içinde yürüyorduk ki, bir köpeğin kuyruğuna bağlanmış tenekelerin çıkardığı sesleri duyduk. Peşinden koşan bir grup çocuk kahkahalar atarak kovalamacanın tadını çıkarıyordu. Diğer yanda, plastik su tabancalarıyla birbirlerini ıslatan çocukların renkli ve coşkulu manzarası gözlerimizi aldı.
Tam o sırada, soluk soluğa yanımıza gelen, rengârenk giyinmiş ve alnına denk gelecek şekilde kep takmış bir kadın, Aziz’e doğru seslendi: “Siz ne zamandan beri burada sorutuyorsunuz?”
Aziz, kadına şaşkınca baktı. “Cenaze törenine katılmak için yürüyoruz.”
Kadın, “Demem o ki, bizim Sarıbaş’ı çocuklar evin önünden ürküttü,” diye şikâyet etti.
Aziz, eliyle ileriyi işaret ederek, “Köşeden aşağı doğru koşuyorlardı. Muhtemelen oradadırlar,” dedi.
Kadın, derin bir nefes alıp başını salladı. “Ah şu Göbeleklerin çocukları, büyüyüp dedelerine benzeyecekler. Eşek sıpaları işte!” dedi ve eşarbıyla yüzündeki teri silerek uzaklaştı.
Muhterem, Aziz’e dönüp sordu: “Döndü Abu dedikleri kadın mıydı bu? Biraz farklı gibi.”
Aziz hafifçe güldü. “Farkı eşarbından mı, yoksa o ağır gümüş takılarından mı?” dedi.
Döndü Abu, zamanında Sıraç köylerinden gelin gelmişti. Bayramlarda özel giyinir, köyün durağan havasına başka bir renk katardı.
Yolun ilerisinde, bir adam koşarak bize doğru yaklaştı. “Cami nerede, cami nerede?” diye bağırıyordu.
Aziz, adamın telaşına aldırmadan sakince yanıtladı: “Geçtiniz camiyi, çeşmenin karşısındaydı.”
Adam hızlı adımlarla geri dönerken Muhterem, biraz da şaşkınlığını bastırmak için hafif alayla sordu: “Bu köy dönük mü yoksa?”
Aziz’in yüzü bir anda ciddileşti, sesinde kırgın ama ironiye yakın bir ton belirdi: “Tabii ki hayır. Ama devlet boş durur mu hiç? Köyü de boş bırakmadı, bir cami konduruverdi. Hani şereflendirmek derler ya, işte öyle. Öte yandan çocuk az diye okulu kapatıp bu şerefi devam ettirdi.”
Kısa bir sessizlik oldu. Aziz, gözlerini meydandaki taşlardan kaldırmadan devam etti: “Yine de biz kendi yolumuzu sürdürüyoruz. İmam geldi ama cemaat bulamayınca tayin istedi. Şimdi cenazeydi, düğündü, ne varsa, köyün ereniyle bilginiyle biz kendi ritüelimizi kendimiz yapıyoruz.”
Caminin önüne geldiğimizde cemaat toplanmıştı. Tabut, sehpa üzerinde duruyor, üzerine bir yazma örtülmüştü. Bunun bir merhume olduğunu anlıyorsunuz. Cenaze namazı başlamadan önce bir yaşlı, nasıl kılınacağını anlatan kısa bir konuşmayla açıkladı. Aziz fısıldayarak, “Sakın yanlış anlama. Her cenaze öncesinde bu hatırlatma yapılır.”
Namazdan sonra herkes “Helal olsun,” diyerek tabutun kenarından birer ikişer kısa sürelerle tutarak uğurladılar. Bu, hayattan göç etmiş birine sunulan son görevdi. Arkamızda kalana bakınca, köy yine kendi akışına dönmüş, hayat usul usul sürüp gidiyordu.
(MayaDergi On Üç)

