Salka Valka: Patriyarkal Kapitalizmin Kıskacında Aykırı Bir Kadın İmgesi

İzlanda Edebiyatı’nın en önemli eserlerinden biri olan Salka Valka, Halldor Laxness’in (1902- 1998) en önemli eseridir. İlk kez 1931 yılında yayınlanan ve 1955 yılında ise Nobel Edebiyat Ödülü’ne  layık görülen bu roman, 1900’lerin başında İzlanda’nın küçük bir balıkçı kasabasında yıllar içinde yaşanan çarpıcı değişimi konu alır. Yazar, romanın ana karakteri Salka Valka’nın büyüme macerası üzerinden gerek kasabadaki gerekse İzlanda’daki tarihsel dönüşümü anlatır. Aşk, Ölüm, Başka Bir Dünya, Seçim Günü olmak üzere dört ana başlıktan oluşan romanın ilk iki bölümünde, Salka’nın yaşam mücadelesi anlatılır. Roman, üçüncü bölümünden itibaren kasabadaki yaşamı kontrol eden yerel güçlerin giderek etkisini yitirmeye başlamasını ve sosyalist düşünceyle tanışan yerel halkın hak taleplerinin yükselmesini konu edinen politik bir anlatıya dönüşür.

Salka, annesi Sigurlina’nın, evinde hizmetçilik yaptığı evli bir adamdan hamile kalması sonucu dünyaya gelen ve babası tarafından kabul edilmeyen İzlanda’lı bir kız çocuğudur. Roman, Salka ve annesinin daha iyi bir yaşama sahip olmak ümidiyle kuzeyden, yaşamın kısmen daha kolay olduğu İzlanda’nın güneyine Reykjavik’e göç etmeye çalışması ile başlar. Ancak, anne ve kız göç sırasında yeterli paraları olmadığı için İzlanda’nın iklim şartlarının çok sert olduğu ve balığın tek geçim kaynağı olduğu Oseyri isimli bir kasabaya yerleşmek zorunda kalır.

Yazar, yaptığı etkileyici betimlemelerle, daha kitabın başında kasabanın ıssızlığını ve yalıtılmışlığını ve kasabadaki hayatın durağanlığını etkileyici bir dille anlatır. Birinci Dünya Savaşı’nın gölgesinde tüm İzlanda genelinde olduğu gibi köyün ekonomik durumu da son derece kötüdür. Köyde kalacak yer bulmak için köyün rahibine, doktoruna ve en zengin insanına başvuran Sigurlina’nın yardım talepleri karşılıksız kalır. Çaresiz kalan Sigurlina, geçimini sağlamak için  kendilerine “Selamet Ordusu” adını veren dindar bir cemaate katılır. Genel olarak zayıf iradeli ve güçsüz olarak betimlenen bu kadın para karşılığı erkeklerle birlikte olduğu için “günahkar” olarak yaftalanır. Tanrı’ya dua ederek, bağışlanmayı arzulaması onun daha güçlü bir şekilde dine sarılmasına neden olur.

Kasabadaki en zengin insan Johann Bogesen isimli bir tacirdir. Bogesen’in kurduğu ekonomik sistemde köyde herkesin onun dükkanında bir hesabı vardır. Bogesen, gemilerinde çalıştırdığı insanlara ücretlerini para olarak ödemez. Bunun yerine işçiler ücretleri karşılığında Bogesen’in mağazalarında alışveriş hakkına sahip oldukları bir tür kredi sistemiyle, sürekli borçlanarak yaşamlarını sürdürürler. Bu sistem, kasabadaki insanların hem üretim gücünün hem tüketim gücünün sömürüldüğü acımasız bir ekonomik düzendir. Kasabada alınan ve satılan her şeyin Bogesen’in hesapları üzerinden gerçekleştirildiği bu borçlanma sisteminde, kazanılan tüm para Bogesen’in eline geçmektedir.

Romanda özellikle Bogesen’in cenazeleri finanse etmesi ve bundan dolayı kasabalıların duyduğu minnettarlığın altı sıkça vurgulanır. Çünkü, kasabının kültüründe birinin cenazesinin kendi parasıyla kalkması o kişinin şerefli, seçkin ve saygı değer olduğunun en önemli göstergesidir. Johann Bogesen’deki hesap sayesinde, hiç kimsenin cenazesi, cemaatin verdiği sadakalarla kalkmak zorunda değildi. Kasabalının içinde bulunduğu derin yoksulluk ve sefalet, insanın cenazesinin kilise tarafından kaldırılması kadar utanç verici bir durum değildir. Bu bakış açısıyla Laxness, dinlerin yaşamı değil ölümü kutsamasını kıyasıya eleştirir.

Steinthor Steinsson isimli, açık denizlerde balıkçılık işiyle uğraşan kaba saba bir adam, kasabada geçimini sağlamak için gerekli desteği bulamayan çaresiz Sigurlina ve kızı Salka’yı ağına düşürür  Steinthor,  Sigurlina’yı hem duygusal hem cinsel açıdan istismar eder. Annesinin yaşamı kasabalı tarafından hoş görülmeyen Salka, sürekli hor görülür. Direngen ve güçlü bir karakter olduğu için çocukluğundan beri aşağılanmaya ve kötü muameleye sert bir şekilde karşı koyar. Henüz küçük bir çocuk olmasına ve yoksulluk içinde yaşamasına rağmen sağlıklı ve gürbüz bir yapıya sahiptir. Salka’nın güçlü ve gürbüz bedeni, içinden adeta fışkıran yaşam enerjisi ve kasabadaki diğer kız çocukları gibi giyinmek istemeyişi onu köydeki akranlarından farklı kılar. Annesi Sigurlina’nın sevgilisi olan Steinthor’un Salka’ya tecavüz etmesi ile birlikte anne ve kız toplumdan daha fazla dışlanır. Bu durum anne ve kız arasındaki ilişkide derin bir çatlak yaratır. Sigurlina, Salka’yı, Steinthor’u ayartmakla suçlar;  onu bir tür rakibi olarak görür. Küçük Salka’ya tecavüz ettikten sonra ortadan kaybolan Steinthor’un yıllar sonra tekrar ortaya çıkıp Salka’ya aşık olduğunu ve onunla evlenmek istediğini söylemesi anne kız arasındaki ilişkiyi daha karmaşık hale getirir. Steintor’un kendisiyle evlenmeyi reddetmesi ve Salka’ya aşık olması Sigurlina’yı derin bir bunalıma sürükler ve Sigurlina intihar eder.

 

Sigurlina’nın ölümünden sonra hayatına zor koşullarda devam eden Salka, kendisine gizemli biri tarafından yapılan para yardımı sayesinde hatırı sayılır bir ekonomik güce sahip olur. Roman ilerledikçe bu gizemli kişinin Steinthor olduğu anlaşılacaktır. Girişken ve çalışkan kişiliğinin yanı sıra Steinthor’un yaptığı para yardımı sayesinde kasabada ekonomik olarak güçlenerek saygı duyulan bir kişi haline gelir. Önceleri düşük maaşlı işlerde çalışan Salka giderek sendika başkanlığı görevine getirilir. Daha sonra balıkçı gemilerinden birine ortak olur. Sağlam ve güçlü kişiliği onu kasabadaki önemli insanlardan biri haline getirir. Annesinin aksine güçlü bir kişiliğe sahip olan Salka Valka, büyüdükçe saygı gören ve giderek güçlenen kendi ayaklarının üzerinde durabilen genç ve dirayetli bir kadına dönüşür. Ancak, yazar burada Salka Valka’yı anlatırken erkek gibi görünmesi, erkeksi bir sese sahip olması, kadın gibi görünmeyi reddetmesine aşırı vurgu yapar. Üstelik, Salka’nın ekonomik gücü büyük ölçüde Steinthor’un ona Amerika’dan gönderdiği paradan gelir. Dolayısıyla romanda, Salka’nın kurtuluşu bir erkeğin maddi yardımı üzerine kurulur. Salka hem bir erkek gibi davranarak, kadınlığını gizleyerek hem de bir erkeğin ekonomik yardımı aracılığıyla ayakta kalabilmiştir. Bu nedenle, roman Salka’nın güçlü ve dirençli yapısını ve geleneksel rollere başkaldıran yönünü vurgulaması ile oldukça feminist bir tınıya sahip gibi görünürken, bu yönüyle yer yer anti-feminist bir anlatıya dönüşür.

Romanın üçüncü ve dördüncü bölümleri daha politik bir üsluba sahiptir. Salka’nın çocukluk arkadaşı olan Arnaldur Björnsson’un kasabaya gelerek sosyalist fikirleri yayması, kasabada politik bir hareketliliğe neden olur. Kasabalı Arnaldur aracılığıyla anti-kapitalist fikirlerle tanışır. Salka, ilk başta bu fikirleri oldukça romantik ve gerçek dışı bulur. Arnaldur’un bahsettiği türden insanların yaşadıkları Oseyri’de olduğunu düşünmez. Kasabanın geçimi,  ağırlıklı olarak balığa dayalı olduğu için balık içermeyen hiçbir konuşma onu ilgilendirmiyordu. Arnaldur’a karşı sarf ettiği “burada hayat tuzlu balıktan ibarettir. Hayallere yer yoktur” cümlesiyle çok iyi bir şekilde anlatır. Salka, Bolşevik fikirler ve ideallerden çok halkın içinde bulunduğu maddi yaşam koşullarına dikkat çeker. Tıpkı, Salka’nın ki gibi kasabalının da sosyalist fikirlere yönelik tavrı oldukça değişkendir. Köydeki insanların büyük bir bölümü velinimetleri olarak gördükleri Bogesen’in sömürü düzeninin ortadan kalkmasını istemez. Neredeyse herkesin fakir ve cahil olduğu kasabada sınıf bilinci de gelişmemiştir. Romanda Laxness, günümüzde de çok yaygın görülen sınıf bilincine sahip olmayan bir işçi sınıfının kendini sömüren gücün yanında konumlanmasını ve kendi sınıfının çıkarlarını destekleyen politik örgütlenmelere ise şüphe ile yaklaşmasını çok iyi yansıtır. Ancak eşitlikçi ve devrimci görüşler Salka’nın üzerinde de kasabalının üzerinde de belirli bir düzeyde etki sahibi olur ve Bogesen’in kasabadaki ekonomik ve siyasal iktidarını kaçınılmaz olarak zayıflatır. Yaşanan süreç sonunda Bogesen iflas ederek ailesiyle birlikte o dönemde İzlanda üzerinde tahakküm gücüne sahip olan Danimarka’ya göç eder.

Roman boyunca, Salka’nın gerek yaşamı gerek düşünce dünyasının değişimi üzerinde patriyarka, kapitalizm ve din kurumlarının büyük dönüştürücü etkileri olduğuna tanık oluyoruz.  Bu yönüyle roman sadece 1920’lerin İzlanda kırsalındaki Salka Valka’nın mücadelesini anlatmaz. Aynı zamanda kapitalizm, patriyarka ve din kurumlarının birbirleriyle olan girift ilişkisi hakkında da bize önemli fikirler verir. Erkek egemenliğini yeniden üreten bir toplumsal ilişkiler bütünü olan patriyarka, kadın emeğinin ve bedeninin erkek tarafından denetlendiği, cinsiyete dayalı iş bölümünün egemen olduğu ve kadınların toplumun çeşitli alanlarından dışlandığı bir düzeni ifade eder. Toplumun en güçlü kurumlarından biri olan din ise patriyarkal kapitalizmi güçlendiren, meşrulaştıran ve yaygınlaştıran bir araç olarak işlev görür.

Roman’ın ilk bölümünde Laxness’in din kurumlarına yönelik eleştirel tutumu açıkça hissedilir. Din kurumu, kasabadaki insanların itaatkar ve kanaatkar olmalarını sağlar. Salka, bu düzene adeta meydan okur. Salka“bence tuzlama balıktan başka bir tanrı yok” diyerek geçimin ve yaşamın bütün kutsal değerlerin üzerinde olduğunu haykırır. Salka genç yaşında, annesi Sigurlina’nın Tanrıya duyduğu yoğun sevgiye rağmen, ne Tanrı’nın ne de insanların darda kalanlara yardım etmediği gerçeğiyle yüzleşmişti. Her koyunun kendi bacağından asıldığı bu sistemde bir birey olarak güçlü olmak onun en öncelikli hedefi olmuştu. Bu hedefin peşinde kararlılıkla koşan Salka’nın elde ettiği güç Bogesen gibi muktedirleri rahatsız eder. Bogesen, kadınların özgürleşmelerini ilk bakışta destekler gibi görünse de aslında bunun önüne ciddi patriyarkal sınırlar koyar. “Bütün güzel, hoş genç kızlar evi barkı unutup Pazar günleri golf pantolonu giyseler, sendika işleriyle uğraşmaya başlasalar neler olur? Memleket nereye gider sonra?” sözleriyle Salka’ya asıl işinin ev işi olduğunu, golf oynamak ve sendikacılıkla uğraşmak gibi faaliyetlerin erkeklere özgü uğraşlar olduğu hatırlatmasını yapar. Salka, çocukluğundan bu yana söz konusu toplumsal cinsiyet sınırlamalarına meydan okur. Öyle ki, kadın gibi görünmeyi, kadın gibi konuşmayı ve kadın gibi yaşamayı reddetme noktasına kadar vardırır işi… Adeta kadın olmaktan vazgeçer, erkekliğe öykünür… Salka Valka karakterinin en zayıf yönü olan bu durum, onun mücadelesinin değerini azaltmaz hiçbir şekilde…

Toplumcu gerçekçi bir anlatıma sahip olan roman, kapitalizmin sömürücü ilişkilerini göstermesinin yanı sıra, patriyarkal bir düzenin kadınların önüne ördüğü duvarları da gözler önüne serer. Patriyarkanın kadınların yaşamı üzerinde yaratabileceği tahribat Sigurlina’nın yaşamı üzerinden dramatik bir biçimde anlatılır. Namus uğruna toplumdan dışlanması ve bu nedenle çocuğuyla birlikte göç etmek zorunda bırakılmasından tutun da gittiği Oseyri kasabasında da hor görülüp dışlanması Sigurlina’nın hayatının akışını belirler. Bu düzene başkaldırma gücüne sahip olmayan ve onu destekleyecek bir ilişkiler ağından yoksun olan Sigurlina, ne kendini ne de kızını koruyamaz. Patriyarkal bir toplumun sınırları içinde güçsüz, bağımlı ve “onur”suz bir yaşama mahkum edilir. Oysa, Salka annesinin bir tür anti-tezi gibidir. Patriyarkanın koyduğu sınırlara baş kaldıran  Salka, içinde yaşadığı kasabada zamanla herkesin saygısını kazanır. Aykırı bir kadın imgesi olarak Salka Valka’nın mücadelesi, modern kadınlara baskıya, sömürüye, toplumun dayattığı rol ve sınırlara baş kaldırma konusunda cesaret verir.

Gülenay Baş Dinar

Önerilen makaleler

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

MayaDergi'nin son sayısı MayaDergi On Üç şimdi yayında
This is default text for notification bar